ASİL
TUNÇER
Profesyonel Turist Rehberi
ÖLÜMÜN
GİREMEDİĞİ YER: ASKLEPION
Arkeolojik
ve yazılı kaynaklar antik dönemin tıp anlayışı hakkında çeşitli
bilgiler sunmaktadır. Tüm bu bilgiler, antik dönemin hastalıkları,
hasta profili, tedavi edici yöntemleri, tedavilerini uygulama
biçimleri ve hekimleri hakkında döneminin sağlık anlayışını
ortaya koymaktadır.
Erken
Yunan tıbbına -Yunan Bronz Çağı, Minos ve Mykenai Kültürü- ilişkin
kanıtlar yetersizdir. Arkeolojik bulgular, dönemin halk sağlığının
önemsendiği, bunu için de kanalizasyon sistemlerinin iyi düzenlenmiş
olduğunu göstermektedir. Yazılı kaynaklarda İ.Ö 8 yy da Homeros'un
Odysseia ve Ilyada'sında- hekimlerin sosyal yaşamda iyi bir
yere sahip olduklarına dair bazı bilgilere rastlanmaktadır.
Ayrıca hekimlerin, dönemin kâhin ve rahiplerle aynı sınıfa sokulduğu
belirtilmiştir.
Minoslular
ile Mikenliler tıp alanında Mısır'la ilişki içindeydiler. Mısırlılarda
ölü gömme geleneği -mumyalama- olarak ölen kişinin tüm organlarının
dışarı çıkartılması gerekliydi. Bu durum insan organlarının
gözlenip, insan anatomisi hakkında bilgi edinilmesini sağlıyordu.
İlk dönemlerde gelişme gösteren anatomi ve fizyolojinin yanında
cerrahi teknikler de paralel bir seyir izlemiştir. M.Ö 17 yy
Edwin Smith Papirüsünde; baş, göğüs ve omurga yaralanmalarını içeren klinik cerrahi
olgusuna dair bilgiler vardır. Bacaklar ve sfinkterde boyun
omurgasının yerinden oynaması sonucu oluşan felç, ölümcül kafa
yaralanmaları sonucu oluşan ateş ve zayıflama, temporal kemiğinin
kırılmasına bağlı sağırlık gibi. Her hastalık muayene, belirtiler,
tanı, hastalığın seyri ve tedavisi biçiminde metotlu bir şekilde
anlatılmıştır. Bir diğer papirüste -Ebers Papirüsü- çeşitli
hastalılardan bahseder. Başta kulak ve göz hastalıkları, bağırsak
ve diğer organ bağırsakları, kol ve bacaklarda sertleşme- artrit-,
gibi hastalıklar liste halinde verilmiştir. Ayrıca ilaç tarifleri
ve büyüsel tedavilerden bahsetmektedir. Bahsi geçen papirüslerde
tanımlamalar klinik nitelik taşımaktadır. Mısır tıbbındaki başlangıçta
görülen bilimsel nitelikli gelişmeler dinsel anlayışla hızını
sonradan kaybeder, yerine batıl tedavi yöntemleri önem kazanır.
Mısır tıbbının Erken Yunan tıbbını etkileyen yönü cerrahi, farmakoloji,
jinekoloji gibi teorik değil pratik yanıydı.
M.Ö
5 yy'da Yunanlı tarihçi Herodotos hekimlerin sadece tek bir
hastalıkla ilgilendiğinden söz eder. Göz, iç hastalıklar, bağırsak
gibi alanlarda yeterli bilgi ve birikimleri olmadan uzmanlaşmaya
çalışan hekimler tıbbın bilimsel gelişmesini engellemekteydi.
M.Ö 5. yy.ın sonu ile 6 yy.dan itibaren tıp
alanındaki kuramsal çalışmalar Yunan tıbbının gelişerek diğer
kültürlerin tıp anlayışından ayrılmasını sağladı. Demokedes,
Alkmaion, Anaksagoras, Empedokles gibi ünlü hekimler geliştirdikleri
tıp kuramları ile Yunan tıbbının tıp felsefesi ile bir arada
gelişimine katkı sağlamışlardır.
Alkmaion
yazılarında anatomik gözlemlere yer vermiştir. Tıp alanına en
önemli katkısı Sağlık kavramıdır. Vücut sağlığı temel sıvıların
uyumuna bağlı olduğundan söz eder. Sıvıların nitelikleri -soğuk,
sıcak, kuru, nemli gibi- vardı. Sıvılardan herhangi birinin
artışı veya azalışı tüm dengeyi bozar ve hastalık ortaya çıkar.
Bu kavramı, Hipokrat'ın sıvılar kavramının temelini oluşturmuştur.
Empedokles
de sıvılar ve elementler öğretisini geliştirmiştir. Evrendeki
canlı veya cansız her şey dört kök ya da elementlerin (hava,
su, ateş, toprak) değişik oranlarda karışımından oluşmuştur.
Anaksagoras
tıp alanında beslenme konusunda kuramı ile katkı sağlamıştır.
Kuramına göre sindirim sırasında besinlerden gözle görünmeyen
bazı tohumlar salınmakta idi. Bu tohumlar vücudun farklı bölümlerinin
yapısına katılmaktaydı.
Ancak tüm bu kuramsal çalışmalar zamanla tıbbın
yanında pratik yanın gelişmesine engel olmaya başladı. Tıp öğretilerinin
felsefi yaklaşımlardan ayrılarak gelişimi sürdürmesi ihtiyacı
ortaya çıktı. Bu gelişimi sağlayan ve tıbbın babası olarak nitelendirilen
Hipokrat'tır. Hipokrat, M.Ö 5 yy ikinci yarısında yaşamış çok
ünlü bir hekimdir. Yaşamı hakkındaki bilgiler yeterli değildir.
Sokrates'in çağdaşıdır. Corpus Hippocraticum adlı yapıtı batı
tıbbının temelini oluşturmuş ve kendinden sonraki tıp düşüncesini
büyük ölçüde etkilemiştir. Yapıtında anatomi, fizyoloji, diyet,
tedavi, klinik tanımlama, patoloji, cerrahi, kadın hastalıkları,
doğum gibi birçok alanda bölümlere vardır. Yapıtında dört sıvı
öğretisi vardı. Kan, balgam, sarı safra ve kara safra. İklim
veya diyet gibi etkenlere bağlı birinin artması ya da azalması
vücut sağlığını bozduğunu belirtir.
M.Ö
3 yy.dan itibaren Helenistik Dönem İskenderiye'sinde özellikle
anatomi oldukça gelişmiştir. Dinsel baskı olmadığı için İskenderiye'de
anatomi alanında son derece başarılı çalışmalar yapılmıştır.
Cerrahi, tıp alanında ayrı bir uzmanlık dalı haline gelmiştir.
(M.Ö 2-1.yy.lar) İskenderiye Okulu başta tıp olmak üzere bilim
ve felsefe gibi daha birçok alanda ün yapmıştı. Ayrıca bu tarihte
çağın en önemli kütüphanelerinden birine sahipti. İskenderiye'nin
iki ünlü hekimi Herophilos ile Erasistratos adlı ünlü hekimleri
başarılı çalışmalar yapmıştır.
Herophilos, Beynin zekânın ve sinir sisteminin
merkezi olduğunu kabul etmiştir. Fallop tüpleri ile yumurtalıkları
keşfetmiştir. Anatomik çalışmalarını deney ve diyet ile birleştirmiştir.
Erasistratos, insan beyni üzerinde çalışmalar yapmış, beyni
beyincikten ayırmıştır. İnsan beynini hayvan beyni ile karşılaştırmıştır.
İnsan beynini hayvan beyninden ayıran özellik olarak yüzeyindeki
belirgin kıvrımları göstermiştir. Kalbi kanın dağıtıcısı olarak
tanımlamıştır.
M.Ö 2. yy'ın sonlarında Yunan tıbbı, Roma tıbbını etkilemeye
başladı. Roma tıbbı çok gelişmiş değildi. Başlangıçta Yunanlı
hekimler, Roma'da bir direnişle karşılaştılar. Romalılar halk
hekimliği geleneklerine -bilimsel tıptan ziyade batıl inançlara
göre yapılan tedavi şekilleri- bağlılığı bu direnişin sebebi
olmuştur. M.Ö 295'te Roma'daki veba salgını için Roma-Tiber
Nehri'nde adada- Yunan tanrısı Asklepios adına tapınak yaptırıldı.
Salgın yavaş yavaş gerilemeye başlayınca Yunan hekimlerine inanç
artmaya başladı. Ayrıca Bithynialı Asklepiades bu dönemde Roma'ya
yerleşmiş İlk Anadolulu hekimdir. Başarılı çalışmaları ile Yunanlı
hekimleri ve tıbbının Roma İmparatorluğunda kabul görmesini
sağladı.
M.Ö I.yy Roma'da tıp, köle ya da özgür bırakılmış köleler tarafından
ya da çoğu Yunan ya da Yunan kökenli hekimler tarafından uygulanmaktaydı.
M.Ö 46'da İmparator Ilius Ceasar tarafından Roma'da yaşayan
doktorlara vatandaşlık hakkı tanıdı. Böylelikle hekimlere verilen
önem giderek artmaya başladı.
Hekimlik sadece köleler ve Yunanlı hekimler
tarafından değil Galenos (Marcus Aurelius'un özel hekimi) ve
Xenophon (Claudius'un saray hekimi) gibi Roma vatandaşı olan
hekimlerce de yapılmaktaydı.
Roma'da hekimler; bağımsız pratisyenler, belli aile veya imparatorlara
çalışanlar ile sivil kurumlara bağlı olarak farklı biçimlerde
çalışmaktaydı. Halk hekimlerine şehir meclisi tarafından maaş
verilirdi. Tüm hekimler vergiden ve zorunlu hizmetten muaf tutulmaktaydı.
Halk hekimlerinin hastadan para almaları yasaktı ve oldukça
iyi sayılabilecek yaşam standartları vardı.
Hekimler, kendilerini geliştirmek, deneyimlerini arttırmak için
İskenderiye, Smyrna, Ephesos gibi tıp merkezlerine gider ya
da ünlü hekimlerin yanında eğitim alırlardı. Bunlar zorunlu
olarak yapılması gerekli değildi. İsteyen herkes kendini doktor
ilan edebilirdi.
Hekimlik alanında çıraklık -sanat ve zanaat
dallarında olduğu gibi - çok geçerliydi. Hekimler ve cerrahlar
en az bir yardımcıya ihtiyaç duyarlardı. Çırak ya hekimin çocuğu
ya da genç bir akrabasıydı. Akraba bağı yoksa hekime çıraklık
parası öderdi.
Hekimlerin kurdukları kendi birlikleri -collegeium-vardı. Bu
şekilde bir araya gelerek mesleki sorunların görüşüldüğü toplantılar
yapıyorlar, yarışmalar, yemekler gibi çeşitli sosyal aktiviteler
gerçekleştiriyorlardı.
Arkeolojik ve yazılı kaynaklar hekimlerin cerrahi müdahale yaptıkları
yerler hakkında da bilgi vermektedir. Hekimlerce kiralanan ya
da sivil kurumlarınca gösterilen yerlerde yapılmaktaydı. Sokaklarda
yer alan küçük dükkânlar -tabernae medicae- da cerrahi müdahaleler
yapılmaktaydı. Askerler, askeri hastanelerde tedavi ediliyordu.
Zenginler kendi evlerinde özel doktorların çalışabileceği klinikler
oluşturmuştu.
Hippokrates'in Corpus adlı eserinde cerrahi müdahalelerin yapıldığı
bu ünitelerde aydınlatmanın iyi olması gerektiği belirtilmiştir.
Ayrıca hekimlerin cerrahi müdahale sırasında en uygun pozisyon
-oturduğunda bacaklar düşey durumda ve dizlere göre dümdüz-
belirtilmiştir.
Antik
çağda en yaygın hastalıklardan biri eklem hastalıkları ve ağrıları
idi. Çalışan insanların zorlu yaşam koşulları bu hastalığın
30 yaşından başlayarak insanları etkilediği ortaya çıkmıştır.
Bazı göz hastalıkları (miyop, katarakt, şaşılık ve göz kapağı,
göz çevresi dokuları gibi) da antik dönemin diğer yaygın hastalıklarındandı.
Köylerde ve küçük kasabalarda akraba evliliğinin sık görülmesine
bağlı olarak cücelik de günümüze göre fazlaca görülmekteydi.
Bazı kadın hastalıkları (göğüs kanseri, düşük v.s.) sıklıkla
görülebiliyordu. Antik çağda esas ölüm nedenleri genellikle
bakteri ve virüslerin sebep olduğu salgın hastalılardı. Zatürre,
menenjit, cüzzam, akciğer tüberkülozu gibi enfeksiyonel hastalıklar
toplu ölümlere sebep olabiliyordu. M.S 65'te Roma'da bir salgında
otuz bin kişinin öldüğü belirtilmiştir. Salgınlarda genellikle
şehirlerde- iç içe ve sağlıksız evlerde-yaşayanlar etkilenmiştir.
Yunanlı ve Romalı hekimlerin uyguladıkları tedavi
yöntemleri arasında diyet, egzersiz, ilaç ve cerrahi yöntemleri
yer almaktaydı. Cerrahi uygulamalardan önce müshil, kusturucular,
kan aldırma, ferahlatıcı içkiler, diyet, sıcak-soğuk su banyoları,
masaj gibi vücuttan toksik maddelerin atılması öncelikli idi.
Gerekirse cerrahi yöntem uygulanmakta idi. Hastalıkların tedavisinde
en sık kullanılan yöntem kan alma -flebotomi- yöntemiydi. Bu
amaçla kullanılan kaplar -cucurbitula- genellikle dar boyunlu,
yuvarlak bir gövde ve deri yüzeyine iyi oturmasını sağlayan
yuvarlatılmış ağız kısmı bulunmaktaydı. Dip kısmında ise bir
çengele ya da ayaklığa asabilmek için halkası bulunuyordu. Genellikle
cam, bronz ya da boynuz malzemeden yapılmışlardı. Bazı durumlarda
emme kapları yerine sülük kullanılmaktaydı. Tedavide kullanılan
yöntemlerden olan ilaçlar genellikle bitki ve sebzelerden oluşuyordu.
Bunlara inorganik veya organik maddelerin yanı sıra baharatlar
da eklenebiliyordu. İlaç kapları, daha çok bronz ve fildişinden
kaplardı. Ahşap kaplara da rastlanmaktaydı. İlaç formları tablet
ve toz şeklindeydi. Bileşimleri hakkında çok fazla bilgi olmamakla
birlikte bakır, kurşun, çinko ve demir en sık kullanılan maddelerdi.
Bu maddeler tek başlarına kullanılabileceği gibi karışımlar
halinde de kullanılmaktaydı. İlaçlar yara ve ülserlerin tedavisinde,
kanamayı durdurmak için, doku ve damarları daraltıcı, yakıcı,
temizleyici, kurutucu, soyucu ve yumuşatıcı gibi amaçlar için
kullanılmaktaydı. Antik Dönemin en iyi farmakopeleri Dioscorides,
Celsus ve Galenos'tu.
Tüm hastalıkların nekahet dönemleri çok önemli idi. Sağlık Tanrısı
Asklepios bazen ayağının dibinde başlıklı bir örtü ile bir çocuk
ya da cüce figürü ile tasvir edilirdi. Bu nekahet tanrısı Telesphoros'tu.
Gücü, Asklepios şifa tanrılarının gücünü artırarak tamamlardı.
Zenginler nekahet dönemlerini sağlık merkezleri olan şifa tapınakları
ve kaplıcalarında, yoksullar ise yerel şifa tapınak ve kaplıcalara
geçirirlerdi.
Antik Dönemde yoksul insanların zor ve yetersiz
yaşam koşullarının (ağır çalışma şartları), zengin insanların
lüks yaşamının getirdiği hastalıklarla (kontrolsüz yemek yeme
alışkanlıkları gibi) hayatlarının büyük bir kısmı şifa arayışıyla
geçmekteydi. Yoksul insanların ortalama yaşam süreleri 35-50
yıl, zengin insanların ortalama yaşam süreleri 60 yıl idi. Hastaların
şifa arayışında tanrılara yöneliş önemli bir yoldu. İnanç sistemlerinde
günlük yaşamın nerdeyse bütününü ilahi güçler oluşturmaktaydı.
Ancak bu yeterli değildi. Zamanla tanrıların elçileri statüsündeki
rahipler kadar önemsenmeye başlayan hekimler hastalar için şifa
olmaya başladılar. Hastalıkların gözlemlenmesi, uygun tedavi
yöntemlerin bulunması ve uygulanmaya başlanması tıbbın gelişmesini
sağlamaktaydı. Tüm bu arayışlar çok da yeterli olmayan koşullarda
sağlanmaya çalışılıyordu. Koşullar ne olursa olsun antik dönemde
uygulanan tedavi yöntemleri birçok hastalığın tedavisinde umut
kaynağı olmuştur. Döneminin önemli sağlık merkezleri -şifa tapınakları,
kaplıcalar- hastaların iyileştirmesine yönelik rahiplerin ve
hekimlerin hizmet sundukları hastaneler olarak karşımıza çıkmıştır.
Arkeolojik veriler ve yazılı kaynaklar bu merkezlerdeki tedavi
yöntemlerinin ilahi güçler de dikkate alınarak yapıldığını göstermektedir.
Bu şekilde sağlık merkezlerinin tapım -kült-merkezleri olma
işlevi de vardı. Bu merkezlerin tıbbın kuramsal çalışmalarla
desteklenmesini sağlayacak zengin kütüphaneleri vardı. Sağlık
merkezlerini ziyarete gelen çok sayıdaki düşünürler, filozoflar,
tarihçiler fikir alış verişlerinde bulunarak akademik çalışmalarını
sürdürmüşlerdir.
Antik dönemde tıp alanında yapılan her türlü araştırma, uygulama,
tespit ve öneriler zaman içersinde bilimsel yöntemlerle gelişerek
ve ilerleyerek bugünkü modern tıp anlayışını oluşturdu.
BU KONUYA YORUM
EKLE
Yorumlar:
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
|