TEVRAT VE İNCİL ile İSLAMA GÖRE BU KİTAPLARIN TAHRİFİ SORUNU
Musevilerin kutsal kitabı olan Tevrat, Hristiyanlarca da İncil’in ilk bölümü olarak kabul edilmektedir. İslam kültüründe Musevilerin kutsal kitabının tamamı için kullanılan Tevrat, aslında Musevi Kutsal kitabı Tanakh’ın ilk beş bölümünün adıdır. Antik İbranice’de Kara ya da K’ra diye bilinen Tanakh, günümüz Musevi toplumunca Mikra/Miqra (okuma, okunan) ve Masoretik Yazı olarak da bilinir. Yahudiler, Roma Sürgünü sonrası diaspora Yahudileri dahil bütün Yahudi toplumunun anlayabileceği tek Tanakh yazmak adına harekete geçerler. Masoretler olarak bilinen Yahudi din bilginlerinden oluşan bir seçici kurul tarafından Tanakh hem yazıya geçirilir hem de gelecek nesiller için onun tüm yazım ve telafuz kuralları belirlenir. Bu çerçevede yazılan Tanakh ve onun sonraki kopyaları Masoretik Metin olarak da bilinir. Tanakh toplam 24 kitaplık 3 bölümden oluşur. Tevrat (Tora) ise toplam 5 kitaplık kısmına verilen addır. Şeriat, Yasa ya da Musa’nın (Moşe) beş kitabı (hamişa humş ha-Tora, pentatök, esfar-ı hamse) olarak da bilinen Tevrat’ın bölümleri şunlardır;
-
Bereşit (başlangıç) = Tekvin veya yaratılış (genesis)
-
Şemot (isimler) = Çıkış veya Mısırlıların çıkışı (exodus)
-
Va-yikra (seslendi) = Levililer (leviticus)
-
Bamidbar (sahrada) = Sayılar veya çölde sayım (numbers)
-
Devarim (kelimeler) = Tensiye veya Yasanın tekrarı (deuteronomy)
Tanakh’ın Tora(Tevrat) dışındaki diğer iki bölümü ise;
Nevim (Peygamberler, nebiler) 8 kitaptan oluşur.
Ketuvim (yazıları) 11 kitaptır. Moral değerler üzerine tarihi ve şiirsel bir metindir. Örneğin Kur’an’da sabır timsali olarak anılan Eyüp Peygamberin öyküsü bir peygamber olarak değil de İyov adıyla bir Musevi bilgesi olarak 1040 satırlık bir şiir halinde işlenir. Bu şiirin tarzı Tanakh’ın geneliyle uyuşmayıp daha önceki bir Sümer efsanesinin Tanakh’a geçmiş hali olarak değerlendirilmektedir. Bu yazıda bazen kullandığımız Tevrat kelimesi ile Tanakh’ın bütününü kastedeceğiz.
Musevilerin 24 kitaplık Tanakh’ı İncil’in ilk bölümünde “Eski Ahid” ya da “Eski Antlaşma” adıyla kabul edilmektedir. Ancak kitap sayıları, bölümlerin tertibi konusundaki farklı görüşlerden dolayı 24’ten 39’a çıkar. İçeriği itibariyle de farklılıklar içeren bu kitaplar, Musevi Tanakh’ının birebir İncil’e taşınmış şekli değildir.
Bunların dışında Yahudi kutsal kitabının parçası olmayan ama Yahudi Şeriatı veya diğer bir deyişle Medeni Kanununu içeren metinler bütünü de Talmud (lamad kökünden; öğrenmek) adıyla bilinir. Talmud’un sözlü kanunları kısaca Ribi diye anılan Rabi Yehuda HaNasi tarafından Mişna (tekrar, tekrar ile öğrenme) adı ile yazıya geçirilmiştir. Nesilden nesile aktarılan sözlü gelenek prensiplerini değiştirmeksizin zamanın koşullarına göre uygulama düzenlemelerini içeren Mişna, Markus Aurelius’un ölümü sonrası Yahudilik üzerindeki baskının azaldığı bir ortamda, MS 177–200 yılları arasında oluştu. Mişna, Babil ve İsrail’de toplanan Büyük Hahamlar Komitesi tarafından yeniden yorumlanarak Gamara adıyla bilinen eklemelerle yeniden düzenlenmiştir. Mişna metni yaklaşık MÖ 100 ve MS 200 yıllarında yaşamış Rabi’lerin (öğretmen, tanaim) deyişlerini içerir; Gamara ise MS 200–500 arasında yaşayan Amoraim diye bilinen yorumcu Rabilerin deyişlerini içerir. Talmud’un yaklaşık üçte birlik Agada adıyla bir bölümü daha vardır ki; bu da daha rahat okunabilen, hikâyesel ve eğlenceli hale getirilerek algısı kolaylaştırılan bölümüne verilen addır.
İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan sonra Vaad Edilmiş Topraklara giderken, Tanrı, Sina Dağı (Horeb, Tur) eteklerinde, öncül örneklerinde olduğu gibi bir peygamber ile değil, ilk defa topyekûn bir halk ile konuşur. Tanrı’nın kendini İsrailoğullarına hissettirmesinden sonra Musa (Moşe) Tevrat’ın 613 emrini (bu emirler on bildirinin içinde olduğundan kısaca on emir diye bilinir) ve bu emirleri uygulamak için geçerli kuralları (sözlü kurallar) yazabilmek adına 40 gününü Sina’da geçirir. Musa dağdan inişte o kadar heyecanlıdır ki tabletleri yere düşürür ve kırar. Musa’ya Tanrı tarafından 2 taş tablet üzerinde verilen ve on emir (Aseret ha-Dvarim) diye bilinen kısmı Tevrat’ın Şemot (Çıkış) kitabı 20’inci bölümde yer alır. Daha sonra bu yazılı kanun Musa’nın çölde dolaştığı 40 yıl içinde tamamlanır. Tanrı’dan inen, Tanrı’nın ilk yazılı vahyi olan ve elleriyle bizzat verdiği On emir’i içeren bu tabletlerden kırık olanı Tanrı tarafından verilen, sağlam olanı ise Musa’ya yazdırttığı tabletti. Tabletler Harun’dan kalan bazı kutsal eşyalarla birlikte bir sandıkta korunur. Davut zamanında, Kudüs Yahudi Krallığının başkenti olunca buraya taşınarak Süleyman’ın yaptığı büyük mabede (Bet-Amikdaş) konulur. İ.Ö. 587’de Kudüs’ü işgal eden Babil kralı Buhtunnesar döneminde Levililerce mabedin altında gizlenir. İ.S. 70’deki Yahudi İsyanını bastırmaya gelen Romalıların tapınağı yıkmasına kadar süren 658 yıl boyunca sandık, “Kutsalların Kutsalı (Kodeş Hakodaşim, Sanctum Sanctorum, Tabernacle, Mişkan)” olarak bilinen tapınaktaki gizli bölmede saklanır. Bu tarihten sonra da söz konusu isyanı kanlı bir şekilde bastıran Titus tarafından Roma’ya götürüldüğüne inanıldığı gibi; Antakya, Şam yakınlarındaki Taberiye ya da Habeşistan gibi Kudüs dışında bir yerde gizlendiğine de inanılır. İstanbul Edirnekapı’dan bildiğimiz eşsiz mozaik ve fresklerle süslü, Bizans sanatının başyapıtlarından Kariye’nin mezar şapelinde (parakklesion) bu sandık konusu etraflıca işlenmiştir. İlginç olan burada bir sandık değil de tabut şeklinde resmedilen Ahit Sandığı (Aron-Habrit) İslam kaynaklarında da Tabut-ı Sekine (kutsal tabut) şeklinde geçer.
Tevrat aynı zamanda MÖ 1812 yılından (Orta Tunç Çağı) MS. 70’teki Roma dönemi Yahudi İsyanına kadar geçen yaklaşık ikibin yıllık sürecin ilahi bir üslupla yorumlandığı eşsiz bir tarihi kaynaktır.
Tevrat’ın (Tanakh) tahrif edildiği şeklindeki İslami yargının doğruluğunu sorgulamaksızın ele aldığımızda “esastan” bir sorun olmadığını görürüz çünkü Tevrat da vahiy yoluyla indiğine inanılan bir kutsal kitaptır. Ancak İsrailoğullarına indirilen ve tahrif edilen Tevrat yargısını İsa’ya (Hristiyanlara) indirilen ve tahrif edilen İncil’e uyarlandığında karşımıza tarihsel çelişkiler çıkmaktadır.
Hıristiyanlığın Doğuşu ve İncil’in ortaya çıkışı
Hıristiyanlık tarihi araştırmacılarının, Hıristiyan din adamları ile ayrıştığı noktaların başında bizzat bu dinin ortaya çıkış şekli gelir. Bugün inanan sayısı itibariyle yeryüzünün en büyük inancı olan Hıristiyanlık, Hz. İsa döneminde yeni ve bağımsız bir din olarak ortaya çıkmadığı gibi onun çarmıha gerilişinden sonraki ilk dönemde Havariler olarak bilinen çekirdek cemaati de böyle bir iddiada bulunmamıştır.
Bu bağlamda İsa’nın ilk dönem takipçilerini, Museviliğin İsa Mezhebi üyeleri ya da İsa’nın (Yeoşua) Yahudi takipçileri olarak da görebiliriz. Yahudiler yıllardan beri bir kurtarıcının, bir Mesih’in (Maşiah) özlemini çekmekteydiler. Mesih fikri “inancın onüç prensibi”nden biri olarak Musevi inancıdır. Musevi toplumunda, İsa’dan önce de birçok kereler Mesih’lik iddiasında bulunan liderler çıkmıştır. Yahudilerin Mesih anlayışı; Kral Davut’un (David) soyundan gelen; tüm Yahudi halkını sürgünden kurtarıp Arz-ı Mevdud’a (vaat edilmiş topraklara) getirecek, Süleyman’ın Bet-Amikdaş’ını (Kutsal Mabet, Beyt’ül Makdis) yeniden inşa edecek ve ilahi dünya devletini kurarak tek Tanrı (Yehova) inancını hâkim kılacak bir lideri anlatır. Bu ilahi Mesih Devleti konusunda en bilineni İşaya Peygamber’in kehanetidir. Yeşaya (İşaya) 13-16 bapta geçtiği haliyle; bakire gebe kalacak ve bu gebelikten Davut’un ailesinden gelen “İmmanuel” (Tanrı bizimledir) adlı bir çocuk doğacaktır. Bu çocuk beklenen Mesih Devletini kuracaktır.
İncil’de geçtiği haliyle İsa, kendisinin yollarını hazırlamak iddiasıyla insanları Ürdün Nehri (Şeria) kıyılarında vaftiz ederek onlara Mesih’i müjdeleyen kuzeni Yahya (Yohanan) tarafından vaftiz edilir. İsa’nın vaftizinden sonra Yahya, kral Hirodes Antipa tarafından idam edilirken İsa’da tebliğine başlayacaktır. İsa’nın tebliğlerinde “İlahi Mesih Devleti” ve “Şeriat” olmak üzere iki konu ön plana çıkmaktaydı. Buna göre; İlahi Mesih Devleti aynı zamanda kıyametin de başlangıcıydı. Yani kurulacak olan Mesih egemenliği öncesinde tövbe edilmeli, iyi ve inançlı kişiler olarak buna hazır olunmalıydı. “Şeriat” konusunda ise vaazlarında yeni bir “şeriat” getirmekten ziyade, bozulduğunu düşündüğü Musa şeriatını düzeltmek teması ön plana çıkıyordu. Hz. İsa bir Musevi olarak doğmuş ve çarmıha gerildiği güne kadar da hep bir Musevi olarak kalmıştır. Sinoptik (benzer) İncillerden de kısmen gözlemlenebileceği gibi; İsa, bozulmuş Musevi şeriatına yeni bir yön ve ruh veren, ayrıca kutsal kimliği ile hahamların elinde kirlenen inancı ve tacirlerin çıkar yuvası olan Havrayı düzeltme misyonu taşıyan bir lider konumundadır. Mücadelesini verirken de Roma dünyasında kısmen özerk Yahudilik çerçevesinin dışına çıkmadı. Tebliğini hep Yahudi toplumu üzerinde yaptı. Öğretilerini yayarken yanında olan toplumun değişik katmanlarından, farklı mesleklerden mütevazı öğrencileri (havariler) ise onun çarmıha gerilmesinden sonra kendilerine hâkim olan ümitsizlik ve korku ile Kudüs’ü terk ederek Galile’ye (Celile) döndüler.
Bu bezgin ve umutsuz dönemin bulutları dağılınca da yeniden Kudüs’e dönerek burada Markos’un (Yuhanna) annesinin evinde göze batmaksızın toplanmaya başlarlar. İsa’nın bu çekirdek öğrenci kadrosu 12 kişiden oluşmaktaydı ancak O’nu Romalılara ihbar eden Yudas (Keriotlu Yahuda) yerine yine çekirdek cemaatten, İsa’nın yaşamındaki bütün önemli olayların tanığı bir başkasının seçilmesine karar verildi. Adaylar Yustus olarak da bilinen Yosef Barsabbas ile Matta (Mattias) arasından kura ile Matta seçildi ve Oniki’den biri oldu. Bundan sonra bu oniki kişi, ardılları olmamak üzere İsa tarafından seçilen ayrıcalıklı 12 öğrenci kabul edildiler. İsa’nın kardeşi Yakup (James) başkanlığındaki bu oniki havari ve çekirdek cemaat de İsa gibi havraya devam ediyor ve diğer Musevilerden daha da inanmış ve samimi bir şekilde Musa şeriatına sarılıyorlardı. Onları diğer Musevilerden ayıran tek olgu; bozulan Musa şeriatını ve kavmini düzeltmeye gelen kurtarıcıları, elçi ve Mesih olduğuna inandıkları Hz. İsa’ya olan bağlılıkları idi. Bunun dışında, diğer Musevilerden inanç-tapınım ve yasaklar anlamında hiçbir farkları yoktu. Hatta Antakya Kürsüsü’nün kuruluşuna kadar onları inanç anlamında diğer Musevi topluluklarından ayıran herhangi bir isimleri dahi yoktu.
Başlangıçta sadece ezilen Romalı Musevilerin küçük bir kısmının rağbet ettiği bu tarikat, giderek sivrilmeye ve gücünü hissettirmeye başladı. Kudüs’te iyice örgütlendikten sonra dışarıya açılarak Filistin’in dört bir yanında İsa’nın öğretilerini yaymaya başladılar. Yahudi Hıristiyanlar olarak da adlandırılan bu ilk cemaat döneminde (Judeo-Christ) Museviliğe kazandırılan ruh o kadar ilgi uyandırdı ki böyle bir amaçları olmamasına rağmen yeni inanç Romalı paganların bile ilgisini çekmekteydi. İşte tam bu noktada “her şeyi değiştiren adam” Paul (Şaul) cemaate katılır. Aslen Tarsus’lu bir Musevi olan Şaul başlangıçta bu oluşum karşısında çalışmalar yürüten bir “Ferisi” iken, Şam yolculuğu sırasında gelişen bir dizi mucizevî olaylar sonucu pişman olur ve Şam’dan Kıbrıslı Barnabas (Yosef) aracılığıyla Kudüs’e gelerek havarilerle tanışır ve Yahudi Hıristiyanlar arasına katılır. Kısa bir süre Kudüs’te kalan Paul (Pavlos), karanlık geçmişi nedeniyle Kudüslü Yahudi-Hristiyanlar’ın ona zarar vermesinden endişelenen Yakup tarafından Tarsus’a yollanır. Bu esnada; o dönem Roma İmparatorluğu’nun en büyük kentlerinden biri olan Antakya’daki bazı paganların Yahudi-Hıristiyan oldukları haberi üzerine; Antakya’daki bu cemaati örgütlemek amacıyla o bölgeyi çok iyi bilen Kıbrıslı Barnabas Antakya’ya gönderilir. Antakya’daki ortamı misyon çalışmaları için oldukça elverişli gören Barnabas, Tarsus’dan Paul’ü de yanına çağırır. Burada bir yıl kalarak birlikte yaptıkları çalışmalarla cemaati örgütlerler. İşte bu dönemden sonra cemaati diğer Musevilerden ayıracak olan ve İsa için kullanılan “Krist” (yağla kutsanmış, mesh edilmiş, Mesih) sözünden hareketle İsevi anlamında Kristianos (Hıristiyan) kelimesi kullanılmaya başlanır.
Aşağıda bahsedeceğimiz üzere İsa’nın ölümü sonrası cemaatin başına geçen kardeşi Yakup ile ilgili aklımıza takılabilecek sorulara cevap aramak yerinde olacaktır. Katolik inancında göre her ne kadar İsa’nın kardeşleri olmadığı kabul edilse de İncil’de geçen bazı ifadelerden hareketle İsa’nın kız ve erkek kardeşleri olduğu düşünülür. Ancak yine de bu kardeş meselesi tartışmalı bir konudur çünkü eski Yunanca’da kardeş için kullanılan “Adelphos” kelimesi; kuzen, arkadaş, yoldaş gibi anlamlara da gelmektedir. Bu nedenle İncil’de İsa’nın kardeşi olarak anılan Yakup’un, Meryem’in nişanlısı Yusuf’un önceki evliliğinden olan oğlu olabileceği de düşünülür. Meryem’in nişanlısı tabiri yerine ise eşi tabirini kullanmayı düşündüm ancak hamilelik sırasında ya da doğum sonrasında evlendiklerine dair İncil’de net bir bilgi bulamadım. Doğan ilk çocuk sıfatıyla İsa’nın bir Yahudi geleneği gereği tapınağa takdim edilmesi ve çocukluk dönemindeki bir iki olay hariç Yusuf ve Meryem’in yaşamı ile ilgili de İncil’de yeterli bilgiler yer almaz. Yine de sıkı Musevi gelenekleri içerisinde, nişanlı kalmak yerine evlenmiş olmaları akla daha yatkın geliyor. İncil’de geçen Yusuf ve Meryem’in –evli çiftler sıfatıyla- “İsa’yı tapınağa takdimi” de bunun bir delili kabul edilebilir.
Paul ve Barnabas’ın Antakya çalışmaları sırasında Kudüs’e giden haberlerden Yakup (James) hiç de hoşnut değildir. Çünkü artan Hıristiyan sayısına rağmen Antakya cemaatinin pagan kökenli Hristiyanları, Musa Şeriatına özellikle de sünnete karşı çok ilgisizdirler. Kudüs Kilisesi, Antakya Kilisesi’ne Musevi şeriatını takip etmeleri için baskıyı artırınca; cemaat arasında açığa çıkan ayrılıkları tartışmak üzere, MS 50 dolaylarında, Kudüs’te Yakup başkanlığında bir konsil toplantısı ayarlanır. Nihayetinde; cemaat arasında ayrışmaya neden olmamak için pagan kökenli Hıristiyanların eski alışkanlıkları “put kurbanları, zina, boğulmuş hayvan eti yemek ve hayvan kanı içmekten” uzak durmaları temel koşullarıyla başta sünnet olmak üzere şeriatın bazı ikincil kurallarında serbest bırakılmaları kararlaştırılır.
Konsil sonrası; Yakup’un Antakyalılara mesajını da ileten bir mektupla birlikte Paul, Barnabas, Yahuda ve Silas Antakya’ya gelir. Paul ve Barnabas Antakya’da bir süre daha birlikte çalışırlar. Paul, Pamfilya yolculukları sırasında kendisiyle anlaşamayarak Kudüs’e dönen Markos’un kendilerini yüzüstü bıraktığını düşünmektedir. Bu nedenle Paul yanlarına Markos yerine Silas’ı almak istemektedir. Bunun üzerine Paul’e tepki olarak Barnabas’ın da Markos’la birlikte Kıbrıs’a yelken açması üzerine Paul, Kilikya’ya doğru misyon yolculuğuna başlar. Tarsus’ta Helenistik kültürü yakından tanıyıp özümseyen bir Musevi olarak Paul, Hıristiyanlığın yayılması için putperestler arasındaki potansiyelin farkındadır. Fakat Helen kültürlü pagan Romalılar için iki engel vardır; sünnet ve Musa şeriatı. Paul yine de pagan Romalıları kazanma uğruna karşısına aldığı Kudüs Kilisesi’ne rağmen çalışmalarını sürdürür. MS 57 yılında son kez geldiği Kudüs’te, Yahudi-Hıristiyanlarla bağlarını tamamen kopartacaktır. Kudüs cemaatinin önde gelenlerinin öfkesini üzerine çeken Paul, buradaki Yahudi-Hıristiyanlarca linç edilmekten Romalı askerlerin yardımıyla kurtulur ve bir daha dönmemek üzere Kudüs’ten ayrılır.
Paul’ün artık Yahudi görünmek gibi bir kaygısı olmadığı gibi İsa’yı hiç görmemiş olmasına rağmen kendisine bizzat İsa tarafından verildiğini düşündüğü misyonla, yepyeni bir dini “milletler (putperestler) havarisi” sıfatıyla anlatıyordu. İmparator Nero tarafından Roma’da başının kestirileceği (İS 65) son yolculuğuna değin baş döndürücü bir hızla çalışan Paul, aynı zamanda Hıristiyan şeriatının da ana hatlarını belirleyecekti. Paul’ün yeniden yorumladığı, paganlarca anlaşılması zor olan Peygamber İsa, yerini Kurtarıcı Tanrı (Theo-Sotir) İsa’ya bırakıyordu. Böylelikle pagan kökenlilerle Hıristiyanlık arasındaki duvar Paul tarafından yıkılmış oluyordu. Bu bağlamda Paul’u Hıristiyanlığın örgütleyicisi olarak da algılayabiliriz. Paul’ün katledilmesi sonrası Hristiyanlık’ta Onun tohumlarını ektiği teolojik ayrılıklar zaman zaman su yüzüne çıkacak ve Geç Antikçağ’da dinin şekillenişi sürecinde birçok problemi de beraberinde getirecektir.
Buraya kadar Müslümanların algıladığı anlamda İsa eliyle Hristiyanlara inmiş bir Kutsal Kitabın hala ortada olmadığı görülecektir. İnancın şekillenişi yukarıda anlattığımız gibi gerçekleşirken İncil’in açığa çıkışı Tevrat ve Kur’an’dan farklı şekilde oluşacaktır. İsa tebliğlerinde kendisine verilmiş bir kitap yerine daha sonra Eski Ahid olarak bilinecek olan Tanakh’ı kullanmıştır. Tanakh, Tanrı’nın insanlara ilettiği yetkili metindir. Ancak İncil’in Tanakh’ı içeren kısmına verilen “Eski Ahid” tabiri doğal olarak sadece Hıristiyanları bağlar. Tevrat’ın meşruiyetiyle çelişen bu “eski” tabiri doğal olarak Musevilerce kullanılmaz.
Dünyanın önde gelen İncil arkeologlarından William Albright’a göre; İncil bölümlerinin ortaya çıkışı İS 70-80’li yıllara denk düşer. Bu da İncil’in elimizdeki en eski metinlerine ait İS II. Yüzyılın ilk çeyreği ile sonu arasındaki dönemden 2 nesil daha öncesine tekabül etmektedir. Elimizde henüz maddi delilleri olmamasına rağmen bu görüşü destekleyen İncil araştırmacıları hayli fazladır. Bu grubun genel fikri; İncil’in tamamının Kudüs’teki İS 70 tarihli Vespasian-Titus dönemindeki Yahudi İsyanından hemen sonrasında yazılmış olduğudur. İS 70 tarihini aynı zamanda Hıristiyanlığın, Yahudi-Hıristiyanlıktan kopmasının miladı olarak da kabul edebiliriz. MS 70 yılının Nisan’ında başlayıp Eylül ayına kadar süren kuşatma sonucu, Romalılar Kudüs’ü alarak Yahudi isyanını kanlı bir şekilde bastırırlar. Süleyman Mabedini (Bet-Amikdaş) tahrip ederler. Mabed’den geriye bugün “ağlama duvarı” olarak bilinen batı duvarı kalır. Bu yıkım sadece bir binanın değil aynı zamanda yüzlerce yıllık tapınak kültü ile tapınak bürokrasi ve geleneklerinin de yıkımıdır. Yüz binlerce Yahudi öldürülürken çok sayıda Yahudi de esir edilerek köle yapılmış ya da arenalarda öldürülmüştü. Dünyanın dört bir yanına yayılan Yahudi nüfusunun önemli bir kısmı bu İsyan’dan kaçan ya da esir edilerek sürülen Musevilerdir.
İşte bu kanlı süreçte bir yandan Ferisi, Sadduki, Esseni ve Nasuri gibi Musevi cemaat ve gelenekleri yerini günümüz Museviliğinin etkin Rabbinik geleneğine bırakırken diğer yandan da Pavlosçu görüşler etrafında yeni bir rotaya giren Hrisityanlık, Yahudilikten tamamen koparak yeni bir din olarak şekillenmeye başlamıştı.
Bugün kabul edilen İncil metinlerinin (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) 20. yüzyılda yapılan arkeolojik keşifler sonucu ele geçen 2. yüzyılın ilk yarısı örnekleri ile çelişmediği görülecektir. Bu durumda İslam ilahiyatçılarınca da sık sık referans gösterilen muhalif görüşün sözcülerinden Alman eleştirmen F.C. Baur’un; “İncil ayetlerinin 2. yüzyılın sonunda yazıya geçirildiği ve bu kayıtların İsa’nın yaşamıyla, yazıya geçirildiği iki asırlık zaman aralığında gelişen efsane ve söylentilerden kaynaklandığı” görüşü de Hıristiyan teologlarca bir bakıma “çürütülmüş” oluyordu.
İngiltere’nin Manchester kentindeki John Rynalds Üniversitesi arşivinde İncil’in şimdiye kadar bulunan en eski kopyası bulunmaktadır. 1920’den beri bu arşivde yer alan İncil kopyasının bir parçası da Dublin’de korunmaktadır. İS 130 yıllarına ait olan ve Chester Betty Papirüsü olarak da bilinen bu kopya Yuhanna İncilinin yazılmasından yaklaşık 50 yıl sonraki kopyasıdır. Boyutları itibariyle küçük olduğu için İncil’in sadece bir kısmını oluşturan Chester Beatty (John Rynalds) papirüsü bazı Hristiyan teologları için iki durumun kanıtı kabul edilir;
-
İncil’in mevcut formunun değişmeksizin İS 130’a kadar uzandığının ispatı olabilecek kopyaların varlığına,
-
Efes’te yazılan orijinal metinden sadece 50 yıl sonra bile İncil’in İmparatorluğun çok uzak noktalarına yayıldığına;
Chester Beatty Papirüsü Mısır’ın Al-Jizah eyaletine bağlı Atfih şehrinde eski adıyla Aphroditopolis (Afrodit’in Kenti) olarak bilinen Roma yerleşimindeki Kopt (Kıpti, Mısırlı Hristiyan) mezarlığında, kavanoz içerisindeki rulolar şeklinde bulunmuştur. Fakat bu da çok net değildir çünkü papirüs bilimsel kazılar sonucu değil, yasadışı antika eşya ticareti yapanlarca bulunup satıldığı için Aphroditopolis yerine Fayum kentinde de bulunmuş olabileceği iddia edilir. Papirüslerin büyük çoğunluğu antikacı Alfred Chester Beatty tarafından satın alındığından onun adıyla tanınmaya başlar. İlk defa 19 kasım 1931’de dünyaya duyurulan papirüsler Yunanca olarak 11 yazmada 8 bölüm halindeki metinlerden oluşmaktadır. Bu onbir yazmanın yedisi Eski Ahid metinlerini içerirken üçü Yeni Ahid ve biri de ismini kardeşi Habil’i öldüren Kabil’in çocuğu ve aynı zamanda Nuh’un dedesi Hanok’tan (Enoch) alan ve İsa’dan önce ikinci yüzyılda ortaya çıkan Apokrif bir Tevrat metnidir. Bu apokrif Tevrat’ın daha sonra açığa çıkacak olan Hristiyanlığa spirütüel olarak büyük esinlerinin olduğu düşünülür. Ancak Papalık Yeni Ahdin Kanonik olmayan metinlerini kesin olarak Apokrif ilan ederken Eski Ahid’in kabul edilmeyen bazı kitapları için Apokrif yerine “Deutro kanonik” yani “ikinci derecede resmi” tabirini kullanır. Apokrif tabiri Yunanca
“saklı, gizli” anlamındadır ve "orjinalliği şüpheli, ezoterik, sahte” gibi anlamlar yerine de kullanılır. İncil için kullanıldığında ise ilahi esinle yazılmamış olan, doğruluğu şüpheli, batıni gibi anlamlara gelir.
Papirüs Nil vadisinde yetişen bir bitkiden yapılan ve ucuz olduğu için bolca kullanılan ancak pek de dayanıklı olmayan bir kağıt türüydü. Rutubete hiç dayanmaz ve nemli yerlerde saklandığında kolayca çürürdü. Chester Beatty papirüsü Ölüdeniz (Kumran) parşömen ve papirüslerinde olduğu gibi çölün sıcak ve kuru kumlarında kaldığı için günümüze kadar gelebilmiştir.
Chester Beatty dışında mevcut en eski İncil kopyalarından biri de İsviçre’nin Cenevre kentindeki Bodmer Kütüphanesinde bulunan ikinci yüzyılın sonlarına ait 2 kopyadır. Birincisi Yuhanna İncilinin kopyasıdır ve üçte biri eksiktir. Eskiden İncilin 4 kitabının tamamına sahip olduğu düşünülen ikinci kopya ise şimdi Luka’nın ikinci; Yuhanna’nın da birinci yarısını içermektedir. Kütüphanenin kolleksiyonlarında ayrıca 200’lere ait Petrus’un ve Yuhanna’nın mektuplarının birer papirüs kopyası da bulunmaktaydı. Ancak bu kopya Papa IV. Paul’ün 1969 Cenevre ziyaretinde ona hediye edilerek Vatikan Kütüphanesine geçmiştir.
Chester Beatty Papirüslerinin bazı parçaları ile birlikte Dublin’deki koleksiyona üç elyazması daha geçmişti. İS 200-250 yılları arasında yazılmış olan birincisi, dört İncilin tamamı ile Resullerin (elçilerin) İşleri kitabının Yunanca kopyasını kapsıyordu.
İncil’in II. yüzyıl başından XVI. Yüzyıl başlarına kadar Yunanca, Latince, Süryanice, Koptça ve Ermenice gibi çok sayıda kopyası mevcuttur. Bunlar içerisinde Londra’daki IV. Yüzyıla ait “Kodeks Sinaitukus” ile aynı yüzyıla ait Roma’daki “Kodeks Vatikanus” içlerinde en önemlilerinden ikisi kabul edilir. Kodeks Sinaitukus 1859’da Constantine von Tischendorf tarafından, Azize Katherine Ortodoks Manastırında, Tischendorf’un üçüncü ziyareti sırasında, bir sepet içerisindeki yazmalar arasında keşfedilir. Mısır’da, Sina Dağı’nın eteklerindeki Manastır, Tevratın Exodus (Çıkış) bölümünde yer alan “Musa ve yanan çalı” olayının geçtiği yer olarak bilinmektedir. İskenderiye tipi elyazması kategorisindeki Kodeks Yunanca yazılmıştır ve Septuagint’in yaklaşık yarısı, Yeni Ahit’in bütün kitapları ile 2. ve 3. yüzyıla kadar Kanon listede yer alırken bugün apokrif kabul edilen Barnabas’ın Mektupları ve İyi Çoban ya da Hermas’ın Çobanı olarak bilinen kitabın bazı bölümlerini kapsamaktadır. Kodeks Vatikanus olarak bilinen İncil ise; Septuagint olarak bilinen Eski Ahit’in; Makkabeler 1-4, Manaşşe’nin Duası, Tekvin (Genesis 1:1-46:28a, 31 yaprak), Mezmur (Psalm 105:27-137:6b 10 yaprak), Krallar (2 Kings 2:5-7, 10-13) bölümleri hariç tümünü kapsamaktadır. Yeni Ahit’te ise; 4 İncil, Genel (Katolik) Mektuplar, Paul’ün Mektupları, 1 ve 2 Timothy, Titus, Philemon ile Vahiy (Revelation) bölümlerini kapsar. 6. yüzyıla kadar Kodeks Sinaitikus ile birlikte Caeseria’da (Filistin’deki) korunduğu düşünülen Kodeks Vatikanus, 1438-1445 Floransa Konsilinden sonra bulunduğu varsayılan İstanbul’dan İtalya getirilir. Bu iki Kodeks; tarihi İncil’ler arasında şimdiye kadar ele geçen en kapsamlı iki kaynak olarak kabul edilir. Latince ağaç gövdesi, ağaç, tahta blok anlamına gelen Kodeks kelimesi rulo şeklindeki yazmaların yerine günümüz kitap formunun atası kabul edilen katlanıp ciltlenmiş sayfalardan oluşan yazmalara verilen isimdir.
“Tanrı tarafından Hristiyanlara İsa eliyle İncil indirildi ve bu kitap daha sonra Hristiyanlarca bozuldu” tarzındaki İslami yargı üzerine fikir yürütebilmek ve çelişkilerin neden kaynaklandığını bulabilmek için biraz da İncil’in yazılış ve Kanonize (resmileşme) oluş aşamalarını bilmek yararlı olacaktır. Bu süreci açıklamaya geçmeden önce yazıda geçen tabirler üzerinde bir kargaşa oluşturmamak için anlambilimsel olarak bazı terimleri yeniden hatırlamakta yarar var.
Hrisityanlarca Tanakh’a verilen Eski Ahid tabirine yazının başında değinmiştik. Musevilerin elindeki Tanakh ile İncil’in Eski Sözleşme kısmı, bölümleri ve içeriği ile birebir aynı olmasa da yakındır. Özellikle Protestanlarca kabul edilen Eski Ahid, Musevi Tanakh’ına en yakın olanıdır. Tanakh’ın kelime anlamı yoktur; sadece bölüm adları olan Tora, Nevim ve Ketuvim kelimelerinin ilk harflerinden hareketle kitabın geneline verilen isimdir; TaNaKh
İncil kelimesi ise Yunanca “Euangelion” (Evanjil)’dan gelir ve “eu”: iyi ve “angelion”: haber kelimelerinin birleşmesi ile “iyi haber” anlamını içerir. Türkçeye “Müjde” ya da “Müjdeli Haber” olarak da çevirebiliriz. Ancak Türkçe’de Eski Ahit (Ahd-i Atik) ve Yeni Ahit (Ahd-i Cedid)’in bütünü için kullanılan İncil sözcüğü aynı zamanda sadece Yeni Ahdi anlatmak için de kullanılabiliyor. Yine bizim çoğunlukla kullandığımız ve Matta, Markos, Luka ve Yuhanna için kullanılan “İnciller” ya da “4 incil” kelimesi Hristiyanlarca olumsuz algılar içerebilmektedir. Hristiyanlarca Dört İncil yerine, İncilin dört kitabı tabiri daha tercih edilebilir bir kavramdır. Buna İngilizce üzerinden örnek verecek olursak Eski ve Yeni Ahdin tamamı için kullanılan Bible kelimesi Yunanca “ta biblia”dan türemiş ve kitaplar anlamına gelen bir sözcüktür. Yeni Ahdin (New Testament) her bir kitabı için ise eski İngilizcedeki “God Spell” (Tanrı Kelamı) kelimelerinin birleşiminden türeyen “Gospel” tabiri kullanılır; Gospel of Matthew (Matta İncili) veya Gospel according to John (Yuhanna’ya göre İncil) gibi…
Ne Hz. İsa ne de Hz. İsa’nın ölümünden hemen sonraki kısa zaman içerisinde Havarileri ve taraftarları, O’nun mesajını yazıya geçirme kaygısı taşımadan bunu sadece insanlara anlatmakla yetinmişlerdir. Zaten Hristiyanlar da Hz. İsa’nın bir kitap getirdiğini söylemezler. Hz. Muhammed’in getirdiği anlamda bir Tanrı kelamını, Tanrıdan doğrudan mesaj içeren bir kitabı getirmiş olduğunu iddia etmezler. Hristiyan dünyası için İsa bizzat insanlığa gönderilmiş bir vahiydir. Hristiyan inancına göre; O “Oğuldur”, O Tanrısal Uknumun (Doğanın) yeryüzünde insanlara örnek olacak parçasıdır. O zaten Tanrının dolayısıyla da mesajın ta kendisidir. Böylelikle İsa insan suretindeki Kelam’ın parçası olduğundan İncil de İsa’nın yaşamına tanıklık etmiş Havarilerin ya da Havarilerin yoldaşlarının inançlarını Hristiyanlara açıklamaya yönelik “esin” yazılarıdır. İncil Hz. İsa’ya gelen vahiylerin, “Baba” ile olan diyaloglarının, yaşadıklarının ve olan olayların o anda olduğu derlendiği bir kitap değildir. İncil derleyicilerinin gördükleri ya da bizzat Hz. İsa’dan veya öğrencilerinin ağzından duyduklarını “ilahi esinlenme” ile kaleme aldıkları bir kitaptır.
Yukarıdaki gibi genel Hristiyan algısından dolayı klasik Müslüman-Musevi vahiy olgusu ile İncil anlaşılmaya çalışıldığında daha da anlaşılmaz hale gelecektir. Kur’an’ın inişi ile ilgili inançlarımıza göre Tanrı’dan doğrudan doğruya Elçisine gelen vahiyler deri, tahta, kemik, ağaç kabuğu, taş gibi değişik yazım öğelerine yazdırılıp, ezberlettirilmiştir.
İslam’da Tanrı elçisi ile Cebrail aracılığıyla, Hz. Muhhammed’in Hira’da ilk vahyi almasından önceki 6 ay zarfında olduğu gibi rüyalarda ya da Miraç’ta olduğu gibi doğrudan bir çok kez görüşmüştür. Musevilikte de Tanrı-Elçi görüşmeleri yani vahiy algısı bir çok açıdan İslam’ınkine benzer. Tanrı (Yahve/Yehova) değişik şekillerde doğrudan ya da aracılarla bir çok kez insanlarla konuşmuştur. İbrahimi dinlerde vahiy farklı şekillerde gerçekleşebilir; Teofani olarak adlandırabileceğimiz ve paganların Epifani inancıyla benzeştirebileceğimiz vahiy geleneğinde tanrı hiçbir aracı olmaksızın Elçisi ile görüşür. Çok yaygın olmayan bu vahiy geleneğine Miraç’ı ya da Musa’nın “On Emir”i alışını örnek gösterebiliriz. Ancak Tanakh bu Tanrı-Elçi buluşmalarında “İsrailoğulları” kavramının isim babası Yakup’un (Yakob) Tanrı ile gün ağarıncaya kadar güreştiğini ve Tanrı’nın onu yenemediğini bile yazar! Teofani dışında Tanrı’nın elçileriyle diğer görüşme şekli de rüyadır. Tevrat bunun örnekleriyle doluyken; İslam’da, Kur’an’a geçmeyen ve “ilk vahiy” öncesi altı aylık süre zarfında Hz. Muhammed’in gördüğü rüyaları bu gurupta değerlendirebiliriz. Tanrı’nın melekler ya da rüyalar olmaksızın doğrudan görüştüğü bir diğer vahiy şekli de O’nun ilahi izzetini(suretini) göstermeksizin doğrudan sesi ile konuşmasıdır. Tanakh ve İncil bunun bolca örneklerine sahiptir.
Hristiyan teologlarına göre ise iki tür vahiy vardır. Birinci türde vahiy Tanrı’dan, elçilerine iletilir. Aracılara gelen vahiy, vahyin varlığından ve sahibinden ayrıdır. Tanrı bu aracılara yukarıda bahsettiğimiz türden özel şekillerde hitap etmiş ve bu hitabın geldiği anda hitabı (vahyi) alan kişinin iradesi kendisinden sıyrılmış onun yerine Tanrı’nın iradesi ona hakim olmuştur. Onlara inen bu Tanrısal kelam dışındaki sözler kendi insani sözleridir. Eski Ahit Peygamberlerine inen vahiy bu şekildeki vahiydir. İkinci vahiy türü ise İsa’nın aktardığı vahiydir. O’na gelen vahiy bizzat O’nun kendisidir. O’nun yaptığı her şey Tanrı eylemi ve söylediği her şey Tanrı kelamıdır. Varlığı Tanrı’nın varlığından ayrı düşünülemez. O’na inen vahiy hayatının her anını kapsamaktadır. Tanrısal yön O’nun insani yönünü kapsamıştır ve O Kadir-i Mutlak bir varlık olarak artık tam bir İlah kimliğine kavuştuğundan vahiy alan değil vahiy dağıtan konumundadır. Ancak Hristiyanlığın ilk yıllarında bu konuda şiddetli fikir ayrılıkları da ortaya çıkmıştır. Bugün kabul gören “monofizit” yani tek doğacı görüşün aksine İsa’da Kelam’ın doğumundan çarmıha gerilişine hep O’nunla birlikte olmadığını düşünen “diofizit” (çift doğacı) görüşü savunan guruplar da çıkagelmiştir. Bu görüşe göre Kelam vaftizde O’nunla birleşirken çarmıhta O’nu terk etmiştir. Yani Meryem Tanrı olan İsa’yı değil de insan olan İsa’yı doğurmuştur ve çarmıhta acı çeken İsa, Tanrı değildir.
Daha önce de söylediğimiz gibi apokrifler dahil İncil’in yazımına İsa’nın ölümünden sonra başlanmıştır. Peki Hz. İsa zamanında kaleme alınmış herhangi bir metin mevcut muydu? Hristiyan dünyasında kabul gören yargı böylesi bir İncilin bulunmadığıdır. Ancak “İncil” olarak kabul edilmese de II. Yüzyıl din bilginlerinden Papias ve Ireneaus gibi bazı din bilginlerine göre İncil’in 4 kitabından önce yine Matta tarafından İsa’nın sağlığında yazılan Logia (sözler) isimli İbranice-Aramice bir metin vardır. Matta’nın İbranice ve Aramice olan bu ilk kitabını İncil’in kendi adıyla anılan kısmını yazarken Yunanca olarak ve daha genişletilmiş halde yeniden kaleme aldığı iddia edilir. Matta’nın kanonik İncil’inin bile dayanağı olan ve İsa’nın sağlığında yazıldığı bilinen bu kitap çok kısa olması ve içeriği itibariyle Hristiyan din adamlarınca önemli görülmez. Ancak bazı Müslüman bilginlerine göre bu kitap Hz. İsa’ya inen ve tahrif edilen İncil olabilir. Ne yazık ki orijinal metnin ne aslı ne de kopyaları günümüze gelemediği için ve bu kitabın bizzat İsa tarafından dikte edilmeyip; Matta’nın yazdığı bir kitap olduğu bilindiğinden bunun Muharref İncil olduğu da iddiadan öteye geçememiştir. Papias ve Ireneaus gibi “Logia” adını vermeyen ancak İncil’in Kanonik 4 kitabından önce yazılmış ve bu 4 kitaba esin kaynağı olmuş bir asli İncil’in (Q Metni?) varlığı zaman zaman başka bilim adamlarınca da dile getirilmiştir. Ancak Kellet gibi “Logia”nın İsa’nın sağlığında değil de çarmıha gerilmesinden sonra kaleme alındığını savunanlar da vardır.
Bugün kabul edilen bu 4 kitabın yazarının tamamının İsa’nın öğrencileri ve arkadaşları olduğu görüşü Hrisityanlıkta önceleri kabul edilen bir durum iken bugün için bu konu geçerliliğini yitiren ve üzerinde mutabakat sağlanan bir durumdur. Zira bu 4 Evanjili (İncil) ve Evanjelistleri (yazarları) tek tek tanımak gerekirse;
Matta: Havarilerden biri olan Matta, İncil’in ilk bölümünün yazarıdır. İsa’ya ihanet ettiği için 12’den çıkarılan Yudas’ın yerine Havari seçilen diğer Matta ile karıştırılmamalıdır. Kendi adıyla anılan bölümü 38-41 yılları arasında yazdığı sanılmaktadır. Çok dil bilen Celileli bir gümrük memurudur. Yahudi bir ailenin çocuğu olan Matta’nın asıl adı Levi’dir. Roma için vergi toplayan bir memur olan Matta’nın yukarıda bahsettiğimiz Logia’sından genişlettiği İncil’ini Yunanca’ya kendisinin mi yoksa bir başkasının mı çevirdiği net değildir. İncil’in diğer kitaplarına göre Yahudi düşünce sistemine daha yakın bir üslubu vardır. Diğer evanjillere nazaran oldukça fazla Eski Ahit referansı içerir. Musevilerin o dönemki beklentilerine uygun olarak İsa’dan bir Kurtarıcı Kral (Maşiah, Mesih) olarak bahseder ve O’nun kuracağı “Göksel Krallığı” sıkça anar. İncil’in Eski Ahit bölümünden sonra Yeni Ahit bölümünün onunla başlaması da anlamlıdır çünkü üslubunda Eski Ahit ile olan bağını ve devamlılığını korurken kendisini Yahudiliğe bağlayan köprülerden de kurtulma çabası içindedir. Kimi İncil yorumcularına göre Suriye, Antakya veya Finike’de yani Musevi nüfusun etkin olduğu yerlerin birinde kaleme alınmıştır. Eski Ahidin etkisi altında, ancak Musevilikten bağlarını kopartmış bir Yahudi-Hristiyan cemaatinin kitabı havasını taşımaktadır. İncil’i Hz. İbrahim’e dayandırılan İsa’nın soyu ile başlar ve İsa’nın dirilişinden sonra öğrencilerine görünmesi ile son bulur. Matta’nın ölümü ile ilgili çok sayıda rivayet vardır. Onun yatağında huzur içinde öldüğü ya da kılıçla başı kesilerek Martir (şehit) olduğu gibi çok farklı söylenceler vardır. Yaygın kilise geleneği O’nun Hindistan ya da Orta Asya ve Türkistan’a doğru yaptığı bir misyon yolculuğu sırasında Etopya, Basra Körfezi kıyıları ya da İran’da bir yerlerde öldürülmüş olabileceğini söyler. Bugün onun kemiklerinin saklandığı en ünlü yer olan Salerno’ya kemiklerinin İran’daki Tarrium ya da Basra körfezi kıyılarındaki Tarsuana’dan getirildiği söylenmektedir. Salerno’daki Duomo’nun (itl. Katedral) kriptasında korunan röliklerin yanı sıra, Kırgızistan’daki Issyk-Kul gölünün kuzeydoğu kıyılarında yapılan bir Ermeni Manastırında yapılan kazılarla Matta’nın kemiklerinin bulunduğu iddiası gündeme getirilmiştir. Venedik’te korunan bir 14. yüzyıl Katalan haritasında geçen; “havari ve Evanjelist Matta’nın bedenin saklandığı Issikol denilen yerdeki bir Ermeni Manastırı” ibaresi ise bu iddianın dayanağı olarak gösterilmektedir. Bir başka görüşe ise mezarı Güney Kafkasya'daki (Kolhis) Hopa ilçemize yaklaşık 20 km mesafedeki Gürcistan'ın ikinci büyük şehri ve Acara Özerk bölgesinin başkenti olan Batum yakınlarındaki bir Roma (1. yy) kalesindedir. Çoruh Irmağının Karadeniz ile buluştuğu noktada ve Çoruh'un batı yakasında yer alan bu kale ismini (Gonio-Apsirtus) Altın Post'u aramaya giden kahraman Iason'a (Yason) gönül veren Kolhis prensesi Medea'nın erkek kardeşi Absyrtus'tan almaktadır. Medea'nın Iason'a duyduğu aşk, peşlerine düşen babası Aetes'in eline düşmemek için zaman kazanmak adına kendi öz kardeşi Absyrtus'u parça parça Karadeniz'e attıracak kadar gözünü karatmıştır. Efsaneye göre; zavallı kral Aetes oğlu prens Absyrtus'un parçalarını toplamakla vakit kaybederken Iason ve Medea çoktan Yunanistan'ın yolunu tutmuşlardır. Denizden toplanan parçalar Çoruh yakınlarındaki Gönye kalesine gömülür. Kale bugün de talihsizin prensin adıyla anılır; Gonio-Apsirtus. Aynı kale bugün Gürcüler tarafından havari ve evanjelist Matta'nın gömülü olduğu yer olarak da saygı görüp ziyaret edilmektedir. Bugün kalede Matta adına inşa edilmiş herhangi bir Arkeolojik yapı bulunmamaktadır. Bununla birlikte; Matta'nın mezarının burada olduğu düşüncesinden hareketle, kale içerisindeki bir kaya parçası üzerine Matta'nın sembolik mezarını işaret eden bir haç yerleştirilmiştir.
Matta; ikonografide Melek ya da bir insan olarak tasvir edilir. Onun insan olarak tasvir edilmesi ayrıca İsa’nın bedenleşmesini, yani insan olan yanını ifade eder.
Markos: Asıl adı Yuhanna olan Markos, Hz. İsa’nın havarilerden biri değildir. Ancak havari Petrus’un (Şimun, Kipha, Piyer) yakın arkadaşıdır ve Havari Barnabas’ın yeğenidir. Barnabas ve Petrus ile misyon yolculuklarına çıkmıştır. Amcası Barnabas ve Tarsus’lu Paul ile Antakya’ya, yine amcası ile Kıbrıs’a ve Petrus ile Roma’ya gitmiştir. Annesi Meryem de ilk Hristiyanlardandır. İsa’nın ölümünden sonra çekirdek cemaat annesinin evinde toplanmıştır. Markos’un İsa’nın öğrencisi olmadığı hem Hristiyan dünyasında kabul edilmekte hem de kitabının üslubundan ve İsa’dan bahsediş tarzından bu sonuç açıkça gözlemlenmektedir. Ancak İsa’nın arkadaşı olmamasına rağmen onun Petrus’la da olan arkadaşlığından dolayı bu İncil’i aslında Petrus’un yazdığı ya da yazımında etkisinin olduğu da dile getirilmektedir. Markos’un, İncil’ini 63 senesinde yazmış olabileceği kabul edilir ancak Papalık tercümesine göre 65-70 yılları arasında kaleme alınmıştır. Bazı İncil araştırmacıları O’nun da Matta gibi daha önce kısa bir İncil yazdığı, sonra da bunu genişleterek “Q Metni”nden ve diğer bazı başka kaynaklardan faydalanarak genişlettiğini ileri sürerler. Q Metni Almanca “kaynak” anlamında Quelle kelimesinden hareketle verilmiş bir isimdir. Q Metni varsayımı, Sinoptik İncillerin benzerliğinden hareketle hepsinin tek bir ortak kaynağı olabileceği düşünülerek ortaya atılmıştır.
Diğer İncil metinlerine göre tarihlere ve kronolojik sıralamaya önem vermez. Rouget’e göre, Markos beceriksiz bir yazardır. İncil’in ikinci kitabı olmasına rağmen ilk yazılanı olabileceğini iddia edenler de vardır. Markos “nazik ve parlayan” anlamına gelir. Markos İncilinin diğerlerine nazaran çokça Latince kelime içermesi bu İncil’in Roma’da Romalılara hitaben yazılmış olabileceğini düşündürdüğü gibi Aramice deyimleri açıklama gayreti de, Filistin dışındaki Hristiyanlara yönelik yazıldığı izlenimini kuvvetlendirir. İsa’nın mucizelerinden en çok bu kitapta bahsedilir. İncil’i, Yahya’nın bildirisi ve çölde insanları vaftiz edişiyle başlayıp, İsa’nın göğe yükselişi ile son bulur. Cullman ve Kannengiesser gibi bazı araştırmacılara göre; bu son kısmı, Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında diğer İnciller ile uyumlu hale getirmek ve Markos’a yaraşır bir bitiş oluşturmak üzere sonradan değiştirilerek kitaba eklenmiştir.
Ölümü ile ilgili en kabul Kıpti bir rivayete göre; Aziz Paul tarafından Denizli’deki Honaz Dağı’nın (Kadmos) kuzeyinde yer alan ve Denizli’nin 25 kilometre doğusundaki Colossea’ya gönderilir. Buradan sonra Roma’da Paul ile birlikte çalıştıktan sonra Pentapolis’e dönerken geçtiği İskenderiye’deki paganlar, O’nu geleneksel Tanrılarını ellerinden almakla suçlar ve boynuna taktıkları bir ip ile ölene kadar İskenderiye sokaklarında sürüklerler (İS 68). İS 828’de İskenderiye’ye gelen Venedikli tüccarlar Markos’un kemiklerini Müslümanların asla dokunmadıkları Domuz eti parçalarına sararak kentten kaçırırlar. Aziz’in başı İskenderiye’de kalırken, Venedik’e gelen kalıntılar, kiliselerde Aziz Geroge ile ejderhaya saldırırken görmeye alışık olduğumuz savaşcı aziz Amasya’lı (Amesia) Teodor’un adını taşıyan kilisenin yerinde Markos’un adına yapılan bazilikadaki bir lahit içerisinde saklanır.
Markos, ikonografi’de aslan ya da kanatlı aslan olarak gösterilir. Aslan şeklinde temsili aynı zamanda İsa’nın Hükümranlık, güç ve cesaretine de işaret eder. Aslanlar gözü açık uyudukları için mezarında uyuyan İsa’ya ithafen “dirilişi” de anlatır.
Luka: Luka da Hz. İsa’nın havarilerinden değildir. Asıl mesleğinin hekimlik olduğu bilinmesine rağmen O’nun ressam olabileceğini düşünenler de vardır. Tarsus’lu Paul’un yol arkadaşıdır. Luka aynı zamanda İncil’in “Resullerin İşleri” bölümünün de yazarıdır. Matta gibi aslen Antakya’lı ya da Suriyeli olduğu ancak Matta’nın aksine Yahudi geleneğinden gelmeyip Hellenistik kültürü özümsemiş biri olarak İncil’ini Yunanlılar için yazdığı sanılmaktadır. İncil’ini yazarken büyük oranda “Q Metni”, Matta’nın ilk İncil’i ve kendi sözlü kaynaklarından faydalandığı sanılmaktadır.
İncil’inde her ne kadar Yunan etkisi yadsınamaz ise de diğer Kanonik İncillere nazaran daha evrensel bir tarzı olduğu düşünülebilir. Hz. İsa’nın soyunu İbrahim’e kadar değil de Adem’e kadar götürür. Yahudilerin nefret ettiği Samiriyelileri küçümsemez, kadınlara diğerlerine göre daha saygılı yaklaşır. İsa’nın ibret verici hikayelerine geniş yer verir. İsa’yı kusursuz olarak ve Tanrı’nın bilgeliğinin (sophia) Kutsal Ruh’tan doğan zuhuru şeklinde görür. Büyük oranda ortak referansları bulunan Markos’a göre daha tutarlı ve çok edebi bir üslubu vardır. Dil kurallarına bağlıdır. Matta’nın aksine köklü Yunan geleneğinden biri olarak da İncil’inde Yahudilere karşı olumsuz tutumunun izleri gözlemlenebilir.
İncil’ini 65’te yazdığı düşünülse de Kudüs’ün Titus’ca 70 yılında tahribine yetiştiğinin söylemesinden hareketle bu tarihten sonra tamamladığı da düşünülebilir. İncil’in dört kitabının yazarları arasında belki de en kültürlü, edip ve duygusalıdır. İncil’i Vaftizci Yahya’nın doğumunun babası Zekeriya’ya müjdelenmesinden, İsa’nın göğe yükselişine kadar olan zamanı içerir. Küçük bir guruba göre Luka’nın, 84 yılında Boeotia’da (Korint Körfezi) öldüğü söylense de 357’de rölikleri İstanbul’a götürülünceye değin mezarı Boeotia’ya oldukça yakın Thebes’de bulunmaktaydı. İstanbul’da uzunca bir süre şimdiki Fatih Külliyesinin yerinde bulunan ve Patrikhane’ye de ev sahipiliği yapan Havariyun (12 Havariler) Kilisesinde kalan rölikler, 1204’deki kanlı Latin işgali sırasında buradan da çalınarak İtalya’da Padova’ya götürülmüştür. Halen Santa Giustina Kilisesi’nde korunmaktadır. Yine Selçuk’daki ünlü Efes Harabeleri içerisinde kapısına kazınmış bir boğa figürü nedeniyle Luka’nın mezarı olarak bilinen dairesel bir yapının kalıntıları yer almaktadır.
Luka, ikonografide bazen kanatlı olmak üzere öküz ya da boğa şeklinde tasvir edilir. Öküz; güç, fedakarlık ve hizmet’i anlatır. Boğa/öküz aynı zamanda İsa’nın insanlık için kendini feda edişini de anlatır.
Yuhanna: Zebedi ve Salome’nin oğlu, Jack’in kardeşidir. Asıl mesleği balıkçılıktır. Kiliselerdeki çarmıh sahnesinde, çarmıhtaki İsa’nın ayakları dibinde, Meryem ile birlikte görmeye alıştığımız havaridir. İsa’nın en sevdiği öğrencilerinden biridir ve çarmıhta iken annesi ile Yuhanna’yı ana-oğul ilan ederek birbirlerine emanet etmiştir. Katolik geleneğine göre İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra İsa’nın annesi Meryem ile beraber, yakın zamana kadar kendi adıyla anılacak olan Efes’e (Ayasoluk) gelir. Kanonik İncillerin sonuncusunun yazarı olan Yuhanna, “sevgi” anlamına gelir. Kendi adıyla anılan İncilini, İsa’nın annesi Meryem ile yaşamının son zamanlarını geçirdiği Efes’te yazmıştır. Havari Yuhanna’yı (Yahya, John), Vaftizci olan Yahya’dan ayırmak için Havari Yahya (Yuhanna) sıfatından çok İncil yazarlığından aldığı “Evanjelist (İncilci) Yahya” veya “İlahiyatçı Yahya” sıfatı tercih edilir. Mezarının bulunduğu Selçuk Kenti (4. Efes) O’nun Yunanca adı “Agios Ioannes Theologos”dan kısaltma ile Aya Teolog ve Ayasoluk/Ayasoluğ olarak anılacaktır. İncil’inin bir bölümünü Halfeti yakınlarındaki Gaziantep'e bağlı Rumkale’de (Hromkalay) yazdığı düşünülse de yaşamının son anlarını geçirdiği Efes’te tamamlamıştır. Yine İncil’in son bölümü olan ve Apokalips olarak da bilinen Revelation (Vahiy, Esinlenme) bölümünü ise bugün bir Yunan adası olan Patmos’da yazmıştır.
Sinoptik İncillerin özellikle de Matta ve Luka’nın ana referansı olduğu düşünülen Q Metni düşüncesi Yuhanna için geçerli değildir. Kanonik İncillerin sonuncusu olmasına rağmen tertibi, konuları, tarih sıralamaları, kıssaların seçilişi, dili ve daha bir çok yönüyle diğer üçünden oldukça farklıdır. Bu nedenle; Kanonik İnciller’den Matta, Markos ve Luka İncilleri Sinoptik (benzer) İnciller olarak adlandırılırken Yuhanna bu sınıflamanın dışında tutlulur. Sinoptik İnciller genel olarak birbirine benzerken ve üsluplarında bir “rivayet” havası gözlemlenirken Yuhanna’da her şey derin bir tefekkür ve denetim ürünüdür. Diğer İncillere nazaran tam anlamıyla bir Hristiyan geleneği ürünüdür. Öyle ki kitapta konuşanın hala İsa’nın kendisinin mi olduğu yoksa Yuhanna’nın İsa’nın düşüncelerine aracılık mı ettiği hissedilmemektedir. Erken Hristiyanlık dünyasında birçok gurup tarafından Heretik (sapkın) ilan edilip reddedilirken; uzun tartışmalar sonucu resmi İnciller arasında yerini alır. Bugün bir çok muhafazakar Hristiyan’ın gözde İncil’i konumundayken; Liberal Hristiyanlarca daha az referans alınmaktadır. Filistinli bir Musevi olmasına rağmen İskenderiye Felsefe Okulu’ndan aldığı Yunan Felsefesinin “Logos” düşüncesi Yuhanna’yı tamamıyla etkisi altına almıştır.
Ölümü ile ilgili değişik rivayetler olsa da mezarının yeri ile ilgili üzerinde ihtilaf olmayan belki de tek Hristiyan Azizidir. Tertullian ve Ireneaus’a göre İmparator Domitian döneminde, Roma’da kaynayan bir yağ kazanına atılır ancak mucizevi bir şekilde hiçbir şey olmadan kurtulur. Domitian’ın 96 yılında ölümü üzerine serbest bırakılır ve Efes’e döner. Efes’te geçirdiği son günlerinde, sonradan İzmir Piskoposu olacak Polikarp’ı eğitir ve oldukça ilerlemiş yaşına rağmen İmparator Trajan’ın üçüncü yılında, 94 yaşında Efes’te huzur içinde ölür (İS 100). Doğal yollarla ölen tek havari olduğu gibi Havariler içinde en son yaşamını yitiren de O’dur. Ölümü sonrası Efes’te şimdiki Ayasoluk tepesi üzerine gömülür. Ancak yaygın bir inanışa göre, O aslında ölmemiş göğe yükselmiştir. Bedeni de gömüldüğü yerde uyumakta ve nefes almaktadır. Her nefes verişinde mezarının olduğu yerde kutsal tozları biriktirmektedir. Antik çağda oldukça popüler olan bu inanış nedeniyle Efes, Artemis inancının parlak olduğu günlerdeki “hac merkezi” olma işlevini Hristiyanlık çatısı altında da devam ettiregelmiştir. Kudüs’e, kutsal topraklara doğru yola çıka Hacı kafilelerinin Küçük Asya’daki ilk durağı burası olmuş ve “manna” ile özdeşleştirdikleri bu kutsal tozu şişeler ile alarak yollarına devam etmişlerdir. Manna, Eski Ahit’te de geçen ve İsrailoğulları’nın çöldeki yolculukları esnasında onlara Tanrı tarafından verilen ilahi bir yiyeceğin adıdır. İslam’a göre ise; Musa ve yanındakilere verilen bu tatlı yiyeceğin suyu da gözlere ilaç olarak damlatılmıştır. Kudret Helvası olarak da bilinen kutsal Manna’nın dişbudak ağacının reçinesi olduğu düşünülür. Yuhanna’nın mezarının olduğu tepenin adı olan Ayasoluk’un, Agious Theologos’dan geldiğini söylemiştik ancak bir rivayete göre de Aziz’in nefes alışından dolayı Kutsal Soluk anlamında Aya Soluk denilmiştir. Bu alandaki ilk kazılar 1920-22 yılları arasında Yunan arkeolog George A. Soteriu tarafından yapılır ve ilk kazı yayınında mezar ile ilgili bilgi verilmez. Ancak 1951’de aynı arkeologun Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından çıkan eserinde Kripta hakkında geniş bilgiler yer alır. Bugün kilisenin apsis kısmına yakın bir noktada yer alan ve dört sütunla çevrili mermer Kiborium’un tam altında taş ve tuğladan yapılmış 4 mezar bulunmaktadır. Bu mezarlardan diğerlerine göre büyük olan ve Doğu-Batı yönünde uzananının Aziz’e ait olduğu düşünülmektedir. Kuzey-Güney yönündeki diğer üçünden ikisi ise biri Aziz’in mezarının üstünde, ikisi altında kabaca bir haç şekli oluşturacak şekilde sıralanmıştır. Bu üç mezarın buraya daha sonraki dönemlerde yapılan gömüler olduğu anlaşılmıştır. Ancak dört mezarda da yapılan araştırmalarda içlerinin boş olduğu Soteriu tarafından dile getirilmiştir.
Yuhanna ikonografide, yüksek ruhsal değerinin bir imgesi olarak Kartal şeklinde tasvir edilir. Kartal aynı zamanda İsa’nın Tanrısal Doğasını da sembolize eder. Kartal betimi ile ayrıcalıklı ve üstün olma ya da diğer İncillerin (sinoptiklerin) yukarısında olması da algılanabilir.
Dört İncil ve yazarları ile ilgili bu kısa açıklamalardan sonra; İncillerle ilgili eleştirel bakışların temelinde;
- Hiçbirinin İsa’nın eliyle yazılmamış olması,
- Sadece Matta ve Yuhanna havari iken Markos ve Luka’nın havari olmaması,
- Gerçekte kim tarafından ve ne zaman yazıldıkları üzerine soru işaretlerinin olması,
- Hepsinin orijinal nüshalarının kayıp olmasının yattığı görülmektedir.
İncil’in Kanonizasyonu
Çok sayıdaki İncil kopyasından dördü hangi süreç sonunda kanonik seçildi? Diğerleri neden apokrif kabul edildi? Üstelik Yeni Antlaşma zannetiğimiz gibi sadece Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinden oluşmaz. Hatta bu 4 kitap Yeni Antlaşma’nın yarısından bile az bir kısmını oluşturur. Bu 4 kitaba ilave başka bölümler de vardır ve hepsi birbirinden ayrı ve neredeyse bağımsız yazılmış kitaplardır. Peki bunların seçimi ve listenin resmileşmesi nasıl olmuştur?
Türk toplumunda Hristiyanlık ile ilgili yaygın yanlış bilgilerden biri de nesilden nesile aktarılan “yüzlerce İncil İznik’te bir masada toplandı ve masa çevrilerek ya da sallanarak bu kitapların masadan düşürüldüğü ve masadan düşmeyip kalabilmeyi başaran dört adedinin hak kabul edilirken diğerlerinin yok edildiği” mitidir. Oysa 20 Mayıs - 25 Temmuz 325’te İstanbul’un isim babası Konstantin tarafından İznik’te (Niceia) toplanan Konsilin asli amacı İsa’nın tartışmalı doğasını bir sonuca bağlamaktır. Hristiyan otoriteleri 300’e kadar İsa’nın doğası ile ilgili tartışma yaşanmadığını söyler. Bu doğru olmakla birlikte bunun nedeni bu tür görüş ayrılıklarının olmaması değil; Konstantin’ce ilan edilen Milano Fermanı’na kadar Hristiyanlık üzerinde zaman zaman oldukça şiddetlenen baskılardır. Baskı altında inançlarını yaşayabilme mücadelesi veren Hristiyanlar, kendi teolojik sorunlarına eğilebilecek özgür bir ortamdan yoksundular. İmparator Konstantin tarafından ilan edilen ve Hristiyanlığa özgürlük tanıyan Milano Fermanı’na kadar, yeni dini baskıyla kontrol etmeye çalışan Roma bu kez de özgürlük tanıdığı Hristiyanlığı için başka bir tehlikenin içine çeker. Yeni dünya panaromasında Roma, Hristiyanlara inanç özgürlüklerini veren taraf olarak bu inanç üzerinde meşru hak sahibi haline gelmiştir. Artık din ve siyaset birbirinden ayrı düşünülemezdi. Ortodokslarca azizleştirilerek kiliselere taşınan Konstantin’in İznik Konsili’ni toplaması ve bu Konsile müdahaleleri bunun ilk göstergesidir. Aslında Kilise üzerinde güç sahibi olmak isteyen ve muhtemelen de son nefesine kadar bazı pagan inançlarından vazgeçemeyen Konstantin için, İsa’nın doğası çok da önem arz etmemekteydi. Zaten ölümünden sonra yerine geçecek olan oğlu Konstantius’un bile Ariusçuluğu benimseyerek, İskenderiye Patrikliği ile İstanbul arasında tersine dönen bir kavgayı başlatmış olması ilginçtir.
Konsil’in toplanma amacı Kanonik İncilleri belirlemek değil, o sıralar hararetle tartışılan İsa’nın doğasını belirlemekti. Konsilin iki ana muhalif tarafı vardı. İskenderiye Patriği Alexander’ın başını çektiği Homouzyenler (tek doğa, aynı öz); Tanrı ile aynı tözden, özden, ruhtan olan İsa Mesih’in aynı zamanda “Oğul” olarak “Baba” ile bir olduğu fikrini savunan gurup. Piskopos olmadığı için Konsilin resmi üyesi değil davalısı olan İskenderiyeli Arius’un başını çektiği Aryanistler ise; Oğul olan İsa’nın “Baba”nın eşiti değil “yaratılmışı” olduğu ve O’nun ilk yaratılan olmasına karşın ezeli olarak mevcut olmadığı bundan dolayı da “Oğul”a doğrudan “Tanrı” denilemeyeceği savunmaktaydı. Arius’a göre Kelam, İsa ile doğuştan beri var olmamıştı. Vaftizde O’nunla birleşen “Tanrısal Uknum” çarmıhta O’nu terk etmişti. Yani çarmıhta acı çeken Tanrı değildi. Konsil’de Arius ve görüşleri (Ariusçuluk, Arianizm) mahkum edilir. Hristiyanlığın temel inanç konuları ile ilgili bir “credo” yani “İman İkrarı” ya da “İnanç Bildirgesi” yayınlanır. Bu bildirge Arius ve iki arkadaşı; Marmarika (Libya ve Mısır arasında bugünkü Tobruk’u da içine alan bölge) Piskoposu Teonas ile yine Libya’da yer alan Ptolemais (Kirene, Barka) Piskoposu Sekundus dışındakilerce imzalanarak yürülüğe konulur. Konsilde ismi tespit edilebilen Arius yandaşı yaklaşık 20 kadar piskopos olmasına rağmen Konstantin’i de vaftiz etmiş olan ve Aryusçu grubun lideri İzmitli Eusebius dahil İznikli Theognis, Kayserialı (Filistindeki) Eusebius ve Kalkedonlu (Kadıköy) Maris gibi çok sayıda piskopos Konsil kararlarını imzalamak zorunda bırakılır. Yine birçok doğu piskoposu ise Konsil’in dili olan Yunancayı bilmediklerinden dolayı anlamasalar da onaylamak zorunda kalıyorlardı. olduklarında Arius ve destekçileri Balkanların Adriyatik kıyısındaki İlirya’ya başta olmak üzere çeşitli yerlere sürgüne gönderilir veya afaroz edilirler. Üstelik bazı kilise tarihçilerine göre İznik kararları Aryusçular sürgüne gönderildikten sonra alınır. Sürgünler Konsil sonrasında değil Konsil esnasında gerçekleşmiş ve diğerleri için bir bakıma tehdit unsuru olmuştur. Özetle; gayriciddi her kaynakta ısrarla tekrarlanan “İznik ve masa” hikayesi gerçeği yansıtmamaktadır.
İsa’dan sonraki 150 yıllık dönem içinde çok sayıda İncil ve dini metin yazılmıştı. Başlangıçta bunların hangilerinin Kanon (Kriter, Kanun, Kural) İncil, yani Geçerli İncil olacağının kabul edilmesi gerektiği yönünde bir fikir birliği yoktu. Ancak 4 incil hakkında telafuz edilmeyen bir “de facto” (fiili) durum ile İncil’in bölümleri kendiliğinden oluşmuş gibiydi. Sadece bugün kabul gören ve Yeni Ahit’e girmeyi başaran Paul’ün İbranilere Mektubu, Yuhanna’nın vahyi gibi bazı metinler, 4. yüzyıla kadar bazı Kilise otoritelerince Apokrif kabul edilmekteydi.
İS 85 ve 160 yılları arasında yaşadığı düşünülen Gnostik Teologlardan Marcion, o yıllarda Roma’nın şimşeklerini üzerine çeker. Marcion’a göre mevcut durumda 2 Tanrı vardı; biri Eski Ahdin, yani Yahudilerin binlerce yıllık sert ve acımasız Tanrısı idi, diğeri ise, Yeni Ahdin sıcak ve daha az korkutan Tanrısı idi. Eğer Eski Ahit’e ve oğlu olmayan Musevilerin Tanrısına da inanılacaksa bu İsa’nın da reddi anlamına gelmekteydi. Amansız bir Yahudi düşmanı olan Sinope’li (Sinop) Marcion; Eski Ahdi tamamen reddetmekle kalmıyor; Eski Ahid etkisi taşıyan tüm kitapları da reddediyordu. Marcion, Kanon (Sahih) İncil olarak Tarsus’lu Paul’ün derin etkisini taşıyan Luka İncili ile Paul’ün Mektuplarının kabul edilmesi gerektiğini savunuyordu. Onun bu görüşleri Roma Kilisesi tarafından hızlıca görüşülüp heretik kabul edilerek Marcion aforoz edildi. Ancak Marcion Kilisede, İsa’nın Doğası ve Kutsal Metinlerle ilgili ilk büyük gediği açmayı başarmıştı.
Bugün kabul edilen 4 İncil ile ilgili en erken referanslardan biri de; Roma Piskoposu Clement’in İS 90’lardaki yazısıdır. Dağdaki Vaaz olarak bilinen ve İsa’nın Sina Dağı’nda verdiği ahlaki ilkelerle ilgili vaazını Matta’yı referans alarak aynı üslupta aktarır. Aynı zaman dilimi içinde Papias; dini eğitim, vaaz ve ayinlerde dönüşümlü olarak dört İncili kullanır.
İS 125 dolayları, Markos İncilinin son kısmında yapıldığı düşünülen değişiklikte olduğu gibi alternatif sonlar ile ilgili tartışmalar dönemidir. Her İncil’den alınan parçalarla yapılan “Nihai İncil”in onu daha açık ve anlaşılır yapacağını düşünenler vardır. Bu düşüncelere son vermek adına; İS 150’de Justin Martir’in zaten “de facto” olarak yürürlükte olan 4 İncil’in kullanılması gerektiği konusundaki yazısını ise Kanonizasyonun başlangıcı kabul edebiliriz.
İkinci yüzyılın başında iki önemli İncil derlemesi yapılmıştır. Biri İncil’in dört kitabının derlemesi, diğeri ise Paul’un Mektupları’nın derlemesiydi. Bu iki derlemeyi bir araya getiren üçüncü derleme ise “Elçilerin İşleri” kitabı ile yapıldı. İS 90’lara kadar Paul’un Mektupları zaten bir koleksiyon haline getirilmişti.
Muratori (Muratonian) Kanon’undan da anlaşılacağı üzere, Yeni Ahit kitaplarının resmi listesi İS 170 yılına kadar hazırlanmıştı. Muratori Listesi olarak da bilinen bu Kanon, Yeni Ahdin listesini birer birer içermekteydi. Baş kısmı kayıp olan bu liste Luka ile başlamakla birlikte, kayıp bölümün Matta ve Markos’u da içerdiği kabul edilmektedir.
Kanonik Katolik İncil’i 73 kitaptan oluşur. Bunların 46’sı Eski Ahit’te, 27’si Yeni Ahit’tedir. Protestan İncil’i ise 39’u Eski Ahit, 27’si Yeni Ahit olmak olmak üzere 66 kitaptır. Protestanlar, Katoliklerce Deutrokanonik, kendilerince Apokrif ilan edilen Eski Ahdin 7 bölümünü İncil’den çıkarmışlardır. Bunlar; Tobit, Yudit, Baruk, Bilgelik, Sirak, 1. ve 2. Makabe’ler, Ester ile Daniel’in bazı bölümleridir. Bu bölümler, Reform Çalışmaları sırasında Martin Luther tarafından Kutsal Kitap’tan tamamen çıkarılmayıp ona iliştirilen bir ek olarak düzenlenir. Ancak 1826’ya gelindiğinde, bu bölümler Protestan İncil’inden tamamen çıkartılır. Katoliklerle (Roma), Ortodokslar (İstanbul) arasında sayısal anlamda kitap farkı olmamasına rağmen(73 kitap), 4 bölümlük bir fark mevcuttur. Katoliklerin Deutrokanonik, Protestanların Apokrif ilan ettiği bu 7 kitap; İstanbul Ortodoks Kilisesi’nce de 1642 Yaş (Jassy) ve 1672 Kudüs Konsil’lerinde “Kutsal Yazılar’ın doğru parçaları” olarak bir anlamda “deutrokanonik” yani diğer bölümlere göre daha az yetkili metinler ilan edilirler.
Hellenistik Dönem sonrası Anadolu, Ortadoğu ve Mısır’a kadar etkin olan Yunan Kültürü ile birlikte bu yerlerdeki halklar arasında Yunanca da etkin bir dil haline gelmişti. Yunanca konuşan Museviler için de Tanah’ın İbranice’den Yunanca’ya çevrilme ihtiyacı doğmuştu. Yahudi bilginleri İÖ 148’de Septuagint veya LXX (Latince 70) olarak bilinen Tanah’ın Yunanca çevirisini hazırlamışlardı.
Martin Luther Septuagint’ten 7 bölümü çıkarmıştır. Yeni Ahdin 350 civarındaki Eski Ahit referansının 300 kadarı Septuagint’ten gelirken; 50 kadarı İbranice Tanah’tandır ve çıkarılan bölümlere rağmen Protestan Eski Ahit’i mevcut Yahudi Tanah’ına en yakın olanıdır.
Tanakh için kullanılacak olan “Eski Ahit” (Palaia Diathiki) tabiri, ilk olarak Sardes’li (Salihli) Melito tarafından kullanılacaktır. Daha sonra aynı tabiri Tertullian, Latince olarak “Vetus Testamentum” olarak kullanır, Antakya Süryani Kilisesi “Peshitta” derken Etopya Ortodoks Kilisesi ise Eski Ahit için “Ge’ez” tabirini kullanır.
Roma Katolik Kilisesi; Evanjelistler, Piskoposlar ve Kilise Babaları tarafından yazılmış çok sayıda metin üzerinde bir düzenleme yapılması gereği duydu. Bu düzenleme için çok farklı kriterler aranıyordu ancak aşağıdaki ana kurallar “Kanonizm”in olmazsa olmaz kriterleri olarak kabul edilyordu;
-
Tanrısal Yetki: Bu aynı zamanda çok farklı başlıklarda ilk madde altında buraya taşınabilecek ve özetle “insan eliyle değil de tanrı eliyle ya da esinlemesiyle” yazılmış olma, Kutsal Ruhun şahitliğinde/denetiminde “Tanrı kelamı” olma kuralı anlamına da gelir.
-
Elçisel (Apostolik) Köken: Caeseria’lı (Filistin) Eusebius, Jerome ve Hippo’lu Augistine gibi din adamlarınca dile getirilen kriterdir. Seçilecek metinlerin bir Havari tarafından ya da Havarilerin öğrencisi ilk kuşak Hristiyanlarca yazılmış olması gerekirdi. Yani bir şekilde mutlaka Apostolik bir dayanağı olmalıydı. Bu Apostolik Yetki aynı zamanda yukarıda bahsedilen Tanrısal Yetki’yi de beraberinde getirecekti.
-
Evrensel Kabul (Ortodoksluk) İlkesi: O zamana kadar geçen süre içerisinde, dünyanın her yerindeki Hristiyan toplumları için bilinir ve kabul edilebilir olma ilkesi.
-
Kadimlik: Hristyanlığın ilk yıllarından beri kilise babalarınca kullanılıyor olma ilkesi,
-
Tutarlılık: İsa’nın ilahi ve insani yönden evrensel mesajları ile çelişmemesi kuralı,
-
Litürjik Kullanım: İsa’nın toplantılarında kullanılan şekle uygun olarak dilden dile, toplumdan topluma dini törenlerde kullanılabilir olması,
İlk iki kural dışında “ikincil ilkeler” diyebileceğimiz kurallar listesi daha da uzatılabilir. Ancal temel kural olan “Tanrı eliyle yazılmış olma” nasıl belirlenecekti? İncil’in İsa tarafından belirlenen bir kitap olmadığı zaten belirtmiştik. Öyleyse, bu kitapların yazılışında “Tanrısal Esin” yani “Vahiy” etkisi nasıl bilinecekti? Hristiyanlık’taki “vahiy” olgusundan yukarıda kısaca bahsetmiştik. İsa Tanrı sıfatıyla vahiy alan değil bizzat Vahyin kendisi idi. Ancak Vahyin yeryüzündeki yansıması olan İsa’nın eylemlerini ve öğretilerini kitaplaştıracak olan Evanjelistlerin bu “İlahi Esin” tarafından yönlendirildikleri nasıl anlaşılacaktı?
Daha önce de değindiğimiz gibi; Hristiyan inancına göre İsa, “Oğul” sıfatıyla zaten Tanrısal Doğa’ya sahipti. Ancak Tanrı olan İsa’nın doğası, bu kez annesi Meryem’in durumunu karmaşık bir hale sokuyordu. Bu durumda da Meryem “Theotokos” yani Tanrı Anası ya da Tanrı Doğuran kabul edilerek bir bakıma sorun çözümleniyordu. Ancak bu da “Teslis” ya da “Kutsal Üçleme” (Ayia Triada) kavramının üçüncü ayağı Ruh’ul Kudüs’e de bir açıklık getirmeyi zorunlu hale getiriyordu. İbranice “Ruah Hakodeş” diye bilinen Kutsal Ruh, Baba ve Oğul ile aynı tözdendi. Kutsal Ruh Tanrı’nın yansıması ya da tezahürüdür. Hristiyan tasavvufuna göre İsa’nın kendi içinde hissettiği Tanrı’nın varlığı ve imanı O’nun içindeki Kutsal Ruh’un tezahürüdür. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh birbirinden ayrı değildir. Pataralı Myra Piskoposu Aziz Nikolas’ın (Noel Baba) katıldığı iddia edilen İznik Konsilinde bir tuğlayı göstererek “bunun içinde toprak, ateş ve su olmasına rağmen üçü bu tuğlada birleşmiş ve tek olmuştur” örneği ile anlatmaya çalıştığı “Üç’te birlik” olgusudur teslis.
Resullerin İşleri 2. bapta geçtiği haliyle; İsa çarmıha gerildikten sonra dirilir ve 40 gün kadar dünyada öğrencileri ile vakit geçirerek yeniden göğe yükselir. O’nun göğe yükselmesinden sonra bir Musevi bayramı olan “Pentekost” günü, havarilerin korku içinde yaptığı toplantılardan birinde aniden fırtınayı andıran bir ses evin içini doldurur. Bu gürültü ile gelen büyük ateş parçası halindeki Kutsal Ruh’tur ve Kutsal Ruh o anda orada bulunan herkesin içine damla damla ateşten diller halinde işler. O andan itibaren tüm korkularından sıyrılıp tebliğe başlamak üzere dışarı çıkarlar. Üstelik karşılarına çıkanlar, onların söylediklerini kendi dillerinde anlamaktadır.
Yine bizim algımızla Peygamber İsa’nın öğrencileri Havariler’e, Hristiyan bakış açısıyla baktığımızda, Tanrı olan İsa’nın öğrencilerinin aslında Peygamber olan Havariler olduğu görülecektir. İncil’de de geçtiği haliyle, onlar üzerlerine Kutsal Ruh inmiş Resuller ya da Elçiler’dir. Bu durumda; Kanon İncillerin yazarlarından Matta ve Yuhanna’nın Havari oluşundan hareketle, Kutsal Ruh’un içlerine işlediği gruptan insanlar oldukları için “ilahi esinlenme” ve “vahyin sürekliliği” nedenleriyle Tanrı sözlerini içeren İncil’i kaleme almış olmaları açıklanabilir. Ancak; bu kez de Havari olmayan diğer iki Evanjelist; Markos ve Luka’nın sıkıntılı durumunu açıklamak için, onların da Kutsal Ruh’un verdiği esinle yazdıkları açıklaması ileri sürülecektir.
İşte bu İlahi Esin ile yazılmış kitapları resmi bir liste ile belirlemek için Konsil’ler yapılır. İS 96’da Aziz Clement, 107’de meşhur Smyrna Piskoposu Polikarp, 120’lerde Papias, 150’lerde Justin Martir ve Tertullian, ikinci yüzyılda Hieropolis Piskoposu Ireneaus, 170’de Muratori Kanonu tarafından dile getirilen Kanonik Liste “de facto” olarak zaten şekillenmiştir. Mevcut liste Kudüs Piskoposu Kiril tarafından 350’de ilk defa resmiyete dökülür. Aynı Kanon liste;
Laodikya Konsili sonrası toplanan ve bu konuda en etkin kabul edilen Roma Konsili esnasında çok hararetli tartışmalar yaşanır. Tartışmalar sırasında; bugün Protestanların da kabul ettiği gibi Eski Ahit’in yedi kitabının Kanonik olmadığını düşünen Aziz Jerome ile bunların da Septuagint’in bir parçası olarak “Hak” olduğunu iddia eden Aziz Augistine arasında sert tartışmalar geçer. Nihayetinde, tartışmaya Augistine’den yana tavır koyan Kilise son noktayı koyar. Papa Aziz Damasus 382’deki Roma Konsil’inde “Damasus Kararı” ya da “Damasus Fermanı” olarak adlandırılan bildiri ile Eski ve Yeni Ahit’in listesini resmen ilan eder. Daha sonra da muhalif Jerome’den bu listeyi kullanarak Eski Ahit’in 46, Yeni Ahit’in 27 kitabının Latince’ye çevirisini yapmasını ister. Yani “Roma konuşur ve herkes susar!”. Aziz Jerome çevirisini 404’te tamamlar ve 405’te Latin Vulgata’sı (lat. anadil, ortak dil) olarak da bilinen bu kitap yayınlanır. 393 Hippo ve 397 Kartaca’da çevirisi devam eden bu Vulgate (yayılmış nüsha) Katolik Kilisenin tek resmi İncil’i olarak ilan edilir. 419’daki Kartaca Konsil’inde ise çevirisi biten bu kitap yeniden resmen onaylanır.
Son olarak ise; 1546 tarihinde gerçekleşen, Katoliklerin kabul edip Doğu Ortodokslarının kabul etmediği Trente Konsil’inde “İncil’in Kanon Listesi” son kez onaylanır. Anglikan’lar Kanon Liste’yi son olarak 1563’te XXXIX (30-9) diye bilinen İngiliz Kilisesi kararları ile; 1647’de Kalvinistler İngiltere Kalvinist Kilisesi’nin aldığı “Westminster Confession of Faith” ile; Rum Ortodokslar (İstanbul) 1672 Kudüs Konsili ile kendi kanonizasyonlarını nihai olarak yinelerler.
Tevrat ve İncil’in Tahrif’i İddiasının İslami Dayanağı
İsa’ya indirilmiş ve bazılarınca yukarıda bahsettiğimiz “Logos” olabileceği düşünülen ya da kayıt altına alınmış başkaca bir kitabın tarihsel delilleri yok ise “Muharref İncil” iddiasının İslami dayanağı nelerdir? Müslümanlarca Tevrat ve İncil’e yönelik Tahrif iddialarının tarihi oldukça eskidir.
Tevrat kelimesi Kur’an’da tam onaltı yerde geçmektedir. İncil kelimesi ise en çok Maide’de olmak üzere oniki yerde geçmektedir. Maide Suresinde içerisinde Hidayet ve Nur bulunan İsa’ya indiği ve Tevrat’ı tasdik ettiği söylenen bir kitaptan bahsedilir. Özellikle Al-i İmran ve Maide’de geçen ayetlerden hareketle Kur’an’dan önce Tevrat ve İncil’in indiği ve İncil’in Tevrat’ı doğrulamak üzere geldiği sonucuna ulaşabiliriz. Al-i İmran 93’de geçtiği haliyle “…eğer doğru söylüyorsanız, Tevrat’ı getirip okuyun” sözü ile bu konuda Yahudilere de bir tür meydan okuma iması vardır.
Kur’an tahrif kelimesinin yanı sıra tebil, leyy (dili eğip bükmek), kitman (gizlemek), nisyan (unutmak), Allah’ın ayetlerini satmak, elleriyle kitap yazmak gibi tahrif ile ilgili başka tabirleri de kullanmaktadır. Tahrif “ uç, sınır, sırt, kenar” anlamlarına gelen “harf” kökünden türetilen bir sözcüktür ve iki farklı anlama gelebilecek sözü istenilen tarafa çekmek, kelimenin anlamını benzer anlamlarla değiştirmek, manasını bozmadan değiştirmek gibi anlamlara gelir. Kutsal Kitapların tahrifi dendiğinde ise; genel bilinen algısı ile onların tamamen ya da kısmen değiştirildiği anlamına gelmeyip daha yumuşak bir anlam içermektedir. Tahrif sözcüğüne ilk dönem sözlüklerinde verilen anlamlar; metnin değiştirilmesinden ziyade anlamının çarpıtılmasını, yorumunun yanlış yapılmasını ifade etmekteydi.
Kur’an’da Kutsal Kitaplarla ilgili tahrif kelimesi 4 yerde geçer;
“Şimdi siz bunların size inanmalarını mı umuyorsunuz? Bunların içlerinden bir fırka vardır ki, Allah’ın kelamını dinliyorlar, sonra onu, akletmelerinin ardından, bilip durdukları halde tahrif ediyorlardı” Bakara 75
“Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri yerlerinden kaydırırlar; din içinde sövgüler üreterek, dillerini eğip-bükerek; ‘dinledik, isyan ettik; dinle, dinlenmez olası, davar güder gibi güt bizi’ derler. Eğer onlar, ‘dinledik, boyun eğdik, dinle, bak bize’ demiş olsalardı, kendileri için daha hayırlı ve daha yerinde olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden onlara lanet etmiştir. Çok az bir kısmı hariç iman etmezler” Nisa 46
“Sonunda verdikleri misakı bozdukları için onları lanetledik de kalplerini kaskatı yaptık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğütlenmek üzere çağırıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular. İçlerinden çok azı hariç, sen onlardan hep hainlik görürsün. Bununla birlikte onları affet, ellerini tut. Çünkü Allah güzellik sergileyenleri sever” Maide 13
“Ey Resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyenlerin küfürde yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için direnirler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. ‘Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin’ derler. Allah birini fitneye çarptırmak isterse sen onun için Allah karşısında hiçbir şey yapamazsın. Bunlar o kişilerdir ki, Allah kalplerini temizlemek istemiyor. Dünyada bir rezillik vardır onlar için; ahrette de büyük bir azap var onlara” Maide 41
Yukarıdaki dört ayet incelendiğinde Kur’an’ın tamamen tahrif suçlamasında bulunmadığı, kelimelerin anlam ve yapılarını bozmakla suçladığını görürüz. Üstelik dört ayetin ikisinde net bir kitap veya gurup belirtilmemişken, diğer ikisinde Yahudilere yönelik bir suçlama vardır.
Görüldüğü gibi Kur’an’ın İncil’in değiştirildiğine yönelik doğrudan bir eleştirisi bulunmazken Tevrat’a yönelik “tahrif”den kastı da metnin değil yorumun değiştirilmesidir. “Allah’ın sözlerini işitirler, sonra da onu anladıktan sonra tahrif ederler” denilmesi ile Yahudilerin Tanrı kelamını duyup anlamını bilmelerine rağmen çıkarları için yanlış yorumlamalarını ifade edilmektedir.
Yine “sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu Kur’an’a inanın…” şeklindeki tasdik ayetinden de anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber döneminde Yahudilerin elinde bulunan Tevrat’ın o dönem için tahrif edilmemiş olduğu sonucu çıkarılabilir. Yine bu ve benzeri tasdik ayetlerinden hareketle bazı araştırmacılar Tevrat’ın Hz. Muhammed döneminden sonra tahrif edildiğini iddia ederler. Ancak Tanakh’ın İbranice MS I ve II. Yüzyıla ait eski yazmaları araştırıldığında Tanakh’ın İslam’ın doğuşundan yaklaşık beş asır önce zaten bugünkü şekline ulaştığı ve bunu bugün de koruduğu görülebilir.
Tevrat’ın tahrifi konusunda en çok dayanak gösterilen; “Allah’a verdikleri sözleri ve yeminleri satıyorlar” ayeti ya da “Allah’ın ayetlerini az bir ücrete satmak” yönündeki bazı ayetler ise doğrudan Tevrat yerine genel anlamda Kutsal Kitaplar ile ilgili olabilir. Bazı ayetler net bir şekilde hahamların ve rahiplerin rüşvet karşılığı insanları mutlu edecek yorumları yaparken kendi zenginlikleri ve meşruiyetlerini sürdürmek anlamında ayetleri işlerine geldiği gibi yorumlamalarına suçlama getirirken; bazıları da genel anlamda inanlara yönelik “din ticaretini” yasaklayan ayetlerdir.
İncil’in gelişimini ele aldığımız süreçte, tarihsel verilerden İncilin tümüyle değilse bile kısmen değişmiş olabileceği gibi bir yargıya varmak mümkündür. Ancak İslam Müelliflerinin Tevrat ve İncil ile ilgili tahrif düşüncelerinin şekillenmesini sağlayan etkenlerin başında bahsettiğimiz veriler değil, bu kitaplarda geçtiğine inanılan ve gelecek yeni bir son Peygamberi müjdeleyen hatta Ahmed (Hz.Muhammed) olarak O’nun adını veren ayetlerin Tevrat ve İncil’de bulunmayışı gelir. Bir diğer etken ise “recm” kelimesinin yerine “had” kelimesinin konulmuş olduğu fikridir ki bu da doğru değildir ve ne yazık ki Tevrat’ın recm ayetleri yerli yerinde durmaktadır. Üstelik Abdullah b. Ömer’in nakline göre zina eden iki Yahudi Hz. Muhammed’in karşısına getirilir. O da Tevrat’a göre zinanın hükmünü sorunca Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır" derler. Tevrat getirilir, ancak okuyan Yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve Yahudi iken İslâm'a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber'e Yahudinin Tevrat'ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını ister. Oradaki recm ayetleri görülünce de çift recmedilir. Yani yine Tevrat’taki mevcut ayetlerin değiştirilmesi değil gizlenmesi olayı vardır. Recm Tevrat’ın 22. bölüm 22/23/24 baplarında geçen Arap toplumunca da sürdürülen bir Yahudi geleneği idi. Bu gelenek Nur Suresinin Zina ile ilgili açık ayetlerine rağmen İslam Devletlerinde de yer yer uygulanagelmiştir.
Tevrat ve İncil’in tarihsel gelişimini bilmeyen ilk dönem Müslüman bilginler, bu kitaplarda başta “Ahmed” adı olmak üzere Hz. Muhammed’i anlatan ibareleri arayıp bulamayınca bu kitapların değiştirildiklerini düşünmüşlerdir. Bu konuda gerek Batılı gerekse de Müslüman hiçbir ciddi araştırmacı tarafından ciddiye alınmayan Barnabas İncili miti, Türk Toplumunda her “tahrif” tartışmasında tahrif’in delili olarak polemik konusu yapılsa da bu konuda da yine doğru bilinen yanlışlar vardır.
Öncelikle; bizim “Barnabas İncili” diye bildiğimiz İncil’in yazarı Barnabas’ın İsa’nın havarilerinden olan Yosef gerçek adlı Kıbrıs’lı Barnabas ile ilgisi olmadığı gibi, söz konusu İncil’in bahsedilen Barnabas’a ait olduğu ile ilgili de en ufak bir kanıt yoktur. Her ne kadar Barnabas’tan “havari” olarak bahsetsek ve adı İncil’de birçok kez geçse de 12 Havariden biri olmayıp Tarsus’lu Paul ile birlikte 12’ler dışında Havari olarak adlandırılan iki kişiden biridir. Yetmişler grubuna da dahil edilir. İslamiyet öncesi bazı apokrif İncil listelerinde geçen Barnabas İncil’inin ise Havari Barnabas sonrası yazıldığı sanılıyor. Bu İncil, iddia edildiği gibi gizlenen değil sadece ciddiye alınmayan bir yazmadır. Hristiyanların iddia ettiği gibi bir Müslüman tarafından yazılmayıp muhtemelen küskün ya da muhalif bir Endülüs’lü tarafından, Müslümanlar buradan çekildikten sonra, 16. yüzyılda, yani Hz. Muhammed’den yaklaşık olarak 1000 yıl sonra yazılmıştır. Kıbrıslı havari Barnabas’ın yazdığı bir “gerçek” İncil varsa bile, bunun 1500 yıl sonra aynı şekilde yazılmış bir kopyası olduğu iddiası durumunda zaten “Hak İncil”in ortadan kaybolduğunu iddia etmek anlamsız olacaktır. Üstelik bölgeyi çok iyi bilen ve bu nedenle ilk dönem çalışmalarında Paul’ün yanına verilen Barnabas’ın, bahsettiğimiz İncil’deki çok sayıda tarihi ve coğrafi çelişki ve hatadan sorumlu olması da mümkün değildir. Örneğin bahsedilen Barnabas İncil’inde geçtiği şekliyle; İsa’nın Nasıra’dan karayoluyla gidilen Kudüs’e denizden gitmiş olması mümkün değildir. Bu şekilde çok sayıda tarihi ve coğrafi yanlışı vardır. Bu İncil, 16 yüzyılın bilgileriyle, bölgeyi hiç bilmeyen biri tarafından mevcut İncil’lerin Kur’an’a uyacak şekilde yorumlanmaya çalışılmış hali olsa gerek. Yine de bu 16. yüzyıl yazmasının gerçekten 1. yüzyıl orjinalinin kopyası olduğuna kendimizi inandıracak olsak bile; Kutsal kitaplarında daha sonra (1500 yıl!) gelecek olan bir Peygamber’in açıkça adının verilmesinden dolayı buna hayranlık duymayıp işkillenerek bunu yok eden Hristiyan din adamlarını da ileri görüşlülüğünden dolayı takdir etmek gerek sanırım! Yine Barnabas İncil’inde geçen İslami ifadelerin, neden Barnabas’ın yol arkadaşı ve yeğeni olarak kendisinden derinden etkilenen Markos İncilinde ve onun erken kopyalarında olmadığı da üzerinde düşünülmesi gereken bir başka konudur.
Tevrat’ın tahrifi ile ilgili yorumlanabilecek farklılıkların başında her iki kitapta geçen ortak Peygamber’ler ile ilgili anlatımlar gelmektedir. Kur’an’ın Peygamber olgusu ile uyuşmayan Tevrat Peygamberleri anlatımlarından TV dizisi yapılsa, bazı bölümlerine RTÜK’çe 18 yaş sınırı getirilmesine neden olacak çok sayıda kıssa vardır. Bu kıssaların bazıları, İslam’ın Peygamberler için getirdiği “İsmet”, yani günahsız olma kriteri ile kesinlikle uyuşmaz. Kur’an, Tevrat’ta da geçen bu peygamberlerin kıssalarına ana hatları ile Tevrat’ta geçtiği haliyle değinse de Onların yüz kızartıcı denebilecek zaafiyetlerine değinmez. Bu, aynı zamanda Kur’an’ın naif üslubunun bir sonucudur.
İncil ile ilgili doğrudan bir tahrif ayeti olmamasına rağmen Kur’an geneli referans alındığında; İsa’nın Tanrısallığı karşısında yaratılmış bir insan olması yönü bile tek başına bu tahrif iddialarına dayanak olmaya yetecektir. Kur’an’a göre İsa’ya indirilmiş bir İncil varolsa da yukarıda hatırı sayılır bir şekilde bahsetmeye çalıştığımız ve İsa’ya indirilmiş bir kitabın tarihsel delilleri ne yazık ki yoktur. Ancak yine de inançla ilgili konular olarak “Tevrat ve İncil Değiştirildi” yargısı nihayetinde içinden bakılan pencereye bağlı olarak değişebilecek ve objektif olmayan bir yargıdır.
Bu yazının amacı, çok konuşulan ancak az bilinen bu konuları aydınlatabilmek için tarihsel ve bilimsel bir yolculuk yapmaktır. Ne yazık ki pozitif bilimler, dini bilimlerle sık sık ters düşebilirler. Haliyle de; hiçbir inanç ve düşünceyi rencide etmek gibi bir amacımız olmasa da; yazıda ismi geçen her üç inanç mensubunun da hoşlanmayacağı bazı şeyleri yazmış olmamız anlaşılır olsa gerek.
Sağlıcakla kalın dostlar
Celal İbrahim Aydık
Şubat 2011
“De ki: İnandık Allah'a ve bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, torunlarına indirilene. Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere, Rablerinden verilene; aralarından hiçbirini ayırt etmeyiz ve biz, ona teslim olmuşuz.” Al-i İmran 84
|

Sefer Tora adı verilen
Tevrat ruloları

"Hasta Eyüp" Gerard Seghers

Rabi Yehuda HaNasi mağara
mezarının girişi
Beit She'arim / İsrail

On Emir tabletlerini ve Musa
Rembrandt

Süleyman Mabedi temsili maket

Ahit sandığının yerine
konulması-Kariye Pareklession

Meryem ve İmmanuel
Ayasofya Müzesi

Vaftizci Yahya
Ayasofya Müzesi

Yahuda'nın İhaneti
Assisi Kilisesi

St. Piyer Kilisesi-Antakya

St. Paul - Kariye Müzesi

Beytüllahim'e yolculuk
Meryem'in önünde Yusuf'un
oğlu Yakup - Kariye Müz.

İsa'nın tapınağa takdimi
Giotto di Bondone

İsa'nın kardeşi Yakup

İsa'nın sünneti
Notre-Dame de
Chartres

Ağlama Duvarı - Kudüs

Chester Beatyy Papirüsü

Nuh'un dedesi Hanok

Matta İncili parçası - 4. yy

Kodeks Sinaitikus

İyi (Hermas'ın) Çoban
Roma Katakompları, 3. yüzyıl

Kodeks Vatikanus

Hazreti Osman Mushafı
Kahire el-Hüseyin Camii

Yakup'un Güreşi - Rembrandt

Herşeyin Hakimi (Pantokrator)
İsa - Karanlık Kilise, Göreme

Hierapolis Piskoposu Papias

Lugdunum (Lyon) Piskoposu
İzmir'li (Smyrna) Ireneaus

Matta

Surp Yerortutyun (Kutsal Üçlü)
Manastırı - Issyk-Kul,
Kırgızistan

Matta Melek şeklinde

Matta'nın röliklerinin
korunduğu Salerno Katedrali

Markos

Markos'un kemiklerinin
korunduğu lahit - Basilica di
San Marco, Venedik

Aslan şeklinde tasvir edilen
Markos - Vittore Carpacio,
1516 Venedik

İncilci Luka (Ressam olarak)

Luka'nın kemiklerinin
korunduğu Santa Giustina Kilisesi - Padova

Boğa şeklinde tasvir edilen
Luka, Lentate sul Sèveso1370,
Giovanni di Milano

Yuhanna

Rumkale - Gaziantep

Yuhanna'nın mezarı - Selçuk

İsrailoğulları çölde Tanrı
tarafından ihsan edilen mannayı
toplarken - James Tissot

Kartal şeklinde tasvir edilen
Yuhanna - Galla Placidia
Mozolesi, Ravenna, İS.430

İznik Konsili - Sümela
Manastırı, Trabzon

Aziz Nikolas (Noel Baba)
Arius'a karşı, İznik Konsili
detay, Sümela Manastırı

İznik'te konsilin toplandığı
düşünülen Senatus Sarayı

Konstantin Aryusçu kitapları
yaktırıyor, Biblioteca
Capitolare, 8. yy

Sinoplu Marcion

Roma Piskoposu Clement

Justin Martir

Martin Luther

Septuagint Kopyasından bir
parça

Kayserialı Eusebius

Kutsal Üçlü

Kutsal Ruh'un inişi

Kutsal Üçlü, Ortodoks ikonası

Aziz Jerome, Palma Vecchio
1512-1520

Hippolu Augistine,
Sandro Boticelli, 1480

Papa Aziz 1. Damasus

Havari Barnabas

Barnabas İncilinden bir sayfa

Recm edilmeden önce
gömülen bir kadın, İran,
Uluslararası Af Örgütü arşivi

İsa dönemi bölge haritası,
büyük halde görmek için
harita üzerine tıklayın.
|